En Değerli Soru

16-Ways-to-Hone-Your-Problem-Solving-Skills-1024x682

İş görüşmesi esnasında adaya yöneltilebilecek yüzlerce soruya internetten ulaşabilirsiniz. Pozisyonuna, adayın tecrübesine göre kullanılan sorular değişkenlik gösterebilir. Ancak bütün sorular arasında birbirine bağlı öyle iki tanesi var ki, kime sorulsa hedefi on ikiden vurur:

“Bugüne kadar hayatında çözdüğün en büyük problem neydi? Nasıl çözdün?

Şimdi sizlerden bu soruya cevap vermenizi istiyorum. Düşünün.

Bu arada tabii ki iş hayatında olduğumuz için özellikle kız/erkek arkadaşınız, eşiniz ve aileniz ilgili yaşadığınız problemleri anlatmak uygun olmayacaktır.

İş hayatında tecrübem yok diyorsanız okul yaşantınızı ve stajlarınızı düşünebilirsiniz. Okulda yaptığınız proje çalışmalarında yaşamış olabileceğiniz problemler, öğrenci kulüplerinde başınızdan geçen olaylar, dersler ile ilgili üstesinden geldiğiniz sıkıntılar bu soruya cevap üretmek için kaynak olabilir.

Halihazırda iş hayatında iseniz anlatabileceğiniz pek çok problemli olay başınızdan geçirmiştir. Zamanında yetişmeyen bir rapor, müşteriden kaynaklı sıkıntılar, bölümler arası ilişkilerdeki kopukluk veya kriz içine giren proje çalışmanız.

Problem çözebilmek neden bu kadar önemlidir?

Çünkü problem çözerken insan başta pek çok farklı bireyle etkileşime girmek durumunda kalır. Bu ilişki ağı iletişim, müzakere ve ikna, ekip çalışması yetkinliği için isabetli örnekler olacaktır. Problemi çözmek için sıklıkla sorumluluk ve risk alırız. Çözümünü geliştirmek demek analitik bir şekilde sıkıntıyı analiz etmek, çözüm alternatiflerini düşünmek ve alternatiflerden birine karar vermeyi gerektirir. Aksiyona geçmek özgüven demektir. Sonuç odaklı ilerleyen insanlar problemi katma değerli çözmeye çalışır ve sadece kendisinde değil, ekibinde de motivasyonu arttırır.

Yukarıdaki paragrafta okuyabileceğiniz gibi problem çözebilen insanlar pek çok davranışsal yetkinlik ve durumuna göre mesleki bilgi sergiler. Adayın bir problemini anlatması sayesinde sekiz, on soruda ulaşabileceğimiz içeriğe bir soruda erişebiliriz. Bu nedenle iş arayan insanların özellikle okul veya iş hayatlarında üstesinden geldikleri sıkıntılı durumları düşünmüş, etüt etmiş şekilde iş görüşmesine gitmesi aslında en akıllıca hazırlık olacaktır.

Bu arada problem çözme sorusuna asla verilmemesi gereken cevabı da yazalım:

“Ben bugüne kadar büyük bir problem hiç çözmedim.”

Böyle bir cevap adayın hiçbir stresli ortamda bulunmadığının ve kendisini zorlayacak hiçbir sorumluluk altına girmediğinin sinyallerini verecek, adayın değerlendirme hanesine olumsuz olarak işlenecektir.

İnsanı Anlamak – Oytun Erbaş 5’lisi

Oytun Erbaş 1978 doğumlu, kendini bilime adamış, tatlı dilli bir tıp doktoru.

Aşağıda sizlerle beş videosunu paylaştım.

Her videosunu izlerken önümdeki deftere notlarımı aldım. Kızımı yanıma çağırdım, onun da videoları izlemesini sağladım.

Oytun Erbaş konuşmalarında insanı anlatıyor ve bunu öyle esprili, akıcı bir dille yapıyor ki, videoları tekrar tekrar izlemekten sıkılmıyorsunuz. Ben de düşündüm, bu kıymetli içeriği Kaynağım İnsan’a yerleştirmeliyim dedim.  Oytun Erbaş’ın zekası hep elimin altında olmalı. Aynen kütüphanemdeki kitaplar gibi.

Dilerim siz de vaktinizi ayırır, videoları ekibinizle, ailenizle, çocuklarınızla birlikte keyifle izler, insanı bilimin ışığında ve Oytun Erbaş’ın şen anlatımıyla öğrenirsiniz.

İyi seyirler.

İşe Alıştırma Sürecinin Önemi

What-is-Onboarding

 

Zahmetli bir iş görüşmesi etabının sonunda teklif verdiğimiz aday işi kabul edince insan kaynakları olarak büyük mutluluk duyarız. Yeni iş arkadaşımız için oryantasyon programını hazırlar, ardından da programı gerçekleştiririz. Ancak oryantasyonun tamamlanması yeni iş arkadaşımıza yönelik sorumluluğumuzun bittiği anlamına gelmez. Gerçek sınav asıl sonrasında başlar; işe alıştırma süreci.

İngilizce ‘onboarding’ olarak ifade edilen işe alıştırma süreci, yeni çalışanın işini yaparak öğrendiği, iş arkadaşlarıyla olan bağlantılarını kavradığı, diğer bölümlerle, müşterilerle, tedarikçilerle ilişkileri içselleştirdiği zaman dilimidir. İşe alıştırma süreci en az üç ay, en fazla bir yıl sürer. Yeni çalışanın şirketine bağlandığı ve katma değer üretmeye başladığı süreçtir.

İş alıştırma sürecinde insan kaynakları bölümünün özellikle dört konu üzerine odaklanması ve bu dört konunun yeni başlayanda yerleştiğinden emin olması gerekir;

  1. Uyum sağlama; yeni çalışanın şirketin vizyon, misyon ve politikalarını anladığından emin olmak.
  2. İş üzerine aydınlatma; yeni çalışanın yetki, sorumluluk, görev tanımı ve işinin başarı ölçütlerini öğrenmesi ve uygulamaya başlaması.
  3. Kültür; yeni çalışanın şirketin değerlerini, normlarını içselleştirerek davranışlarına yansıtması.
  4. İlişkiler; yeni çalışanın gerek ekip içi, gerekse diğer bölüm çalışanları ile etkileşiminin bilinçli yapılandırılması, kendisini en kısa sürede ekibin bir parçası olarak hissetmesinin sağlanması.

Yeni çalışanın işe alıştırma sürecinde yalnız başına bırakılmaması en önemli konulardan biridir. Yanına bir arkadaş/body atamak etkili bir yöntem olarak kullanılabilir.

Diğer taraftan insan kaynakları bölümünün de düzenli aralıklarla yeni çalışanla bir araya gelerek iş hayatının nasıl gittiğini, sıkıntılarını, beklentilerini dinliyor olması çok önemlidir. Bu sayede erkenden tespit edilebilecek bir olumsuzluk hızla giderilerek yeni çalışanının elde tutulması sağlanabilir.

İnsan kaynakları bölümünün en önemli ödevlerinden biri, işe alıştırma sürecinin önemi hakkında bütün yöneticileri ve çalışanları bilgilendirmesidir. Gündelik iş yürütümünde yeni çalışanla ilgilenecek olan bu kişilerdir.

İşe alıştırma sürecinin programlanarak, yazılı bir şekilde takip edilmesi gerektiğine eklemeyi unutmayalım. Bu çerçevede hem yeni başlayandan, hem de onunla çalışmakta olan yönetici ve ekip arkadaşlarından anket metodolojisi kullanılarak da geribildirimler de alınabilir.

İnsan kaynakları bölümünün en önemli başarı göstergesi olan “çalışanları elde tutma oranı”, işe alıştırma sürecinde özellikle ön plana çıkar. Yeni işe başlayan bir insanın ilk altı ay içinde şirketten ayrılıyor olmasının ana sorgulaması insan kaynakları bölümü üzerinden yapılır. İyi takip edilmeyen, ilgi ve destek görmeyen yeni çalışanların şirkete bağlanmak için çabası fazla olmaz.

Boston Consulting’in ABD’de yaptığı bir araştırmaya göre işe alıştırma süreci çalışanların üzerinde en çok etkisi olan iki süreçten biri. (Diğeri işe alım süreci). Bir diğer araştırmaya göre ise işe alıştırma süreci iyi geçen çalışanların ilk üç yıl işte kalma oranı %69. İşten istifa edenlerin %30’u ise ilk iki ay içinde ayrılıyor.

Araştırma oranlarının da gösterdiği gibi insan kaynakları bölümlerinin üstüne ciddiyetle eğilmesi gereken bir süreç işe alıştırma. Görülüyor ki, en iyileri işe alıyor olmak yetmiyor, onlarla çok yakından da ilgilenmemiz gerekiyor.

Leonardo Da Vinci’nin Özgeçmişi

1*5mZ7PuD0bGaEqfBJJ6Z16w

Seçme yerleştirme sürecinin gerek aday, gerekse işveren için en önemli aracı şüphesiz özgeçmişlerdir.

Bir özgeçmişin ‘nasıl’ olması gerektiğine dair bilgiye çok farklı kaynaklardan ulaşabiliriz. Ancak ‘özgeçmiş nedir?’ sorunun cevabı sıklıkla yanlış biliyor. Bu bilgi eksikliği de özgeçmişi hazırlayan kişilerin yetersiz içerik üretmesine neden oluyor.

O zaman soruyu tekrar soralım: Özgeçmiş nedir?

Cevabı çok net: Özgeçmiş bir vaatler dokümanıdır.

Sanıldığı gibi iş arayan insanların tarih sırası ile kendini ilgilisine tanıtmaya çalıştığı bir belge değildir özgeçmiş. Bu çok kıymetli bireysel sunumun düşünüldüğünden daha derin anlamları ve amaçları bulunur.

Gelin konuyu açmak için bir örneğe, tüm zamanların ‘en iyi özgeçmişi’ kabul edilen Leonardo da Vinci’nin 1482’de, 30 yaşındayken Milano Dükü için kaleme aldığı iş başvurusuna bakalım. Ne yazmış özgeçmişine Leonardo da Vinci bu kadar etkileyici, onu bu konuda da bir numara yapan?

Özgeçmişi ilk başta şekilsel olarak incelersek sadece bir sayfadan oluştuğunu görürüz. Buna kısaca artık ‘azla çok’ yapmak diyoruz.

İçerik ise zarifçe hazırlanmış giriş bölümünden sonra on bir maddenin sıralanmasından oluşur. İşte Leonardo’yu bir numara konumuna çıkartan bölüm de burasıdır. Her bir maddede eğer işe alınırsa neler yapacağının vaadini verir genç dahi.

‘Eğer beni işe alırsanız sizin için portatif köprüler yaparım’ der, ‘Düşmanın köprülerini de yok edebilirim’. ‘Düşmanlarınızla sadece kara değil, deniz savaşlarınızda kullanabileceğiniz özel ve büyük silahlar geliştiririm’ diye ekler ve silahların neler olacağını sıralar.

Vaatler bu kadarla bitmez.

‘Kaleniz kuşatıldığında onu koruyacak her türlü makine, su boşaltım sistemi, merdiven düzenekleri yaparım’,

‘Kaleye yönetilecek bütün kaya atışlarını bertaraf edecek sistemi kurarım’,

‘Düşmanı yok edecek içi küçük taşlar ve duman dolu harçlar hazırlarım, nokta atışı hedefi sessizce vuracak özel mayınlar tasarlarım’.

Bugünün tanklarını adeta haber verircesine ‘üstü özel şekilde kapatılmış, düşman atışlarından askerlerinizi koruyacak arabalar yaparım’ der. Ve vaatlerine bina tasarımları, ressamlık yetenekleri ve diğer icat açılımları ile devam eder. Son paragrafında da olası rakibine meydan okur. ‘Bizi bahçenize çağırın ve hangimiz daha yetenekli test edin’ der.

Eğer Leonardo da Vinci bugün yaşıyor olsaydı eminim hazırlayacağı özgeçmiş farklı lezzette olmazdı. Sizin önünüze eğer işe alınırsa neler yapabileceğini bu netlikle sunun bir özgeçmiş gelse “Kim bu insan? Tanışmak isterim, lütfen çağıralım” demez misiniz? Ben derim.

Özgeçmiş incelerken ve iş görüşmesi yaparken fotoğraf veya kronolojik akıştan ziyade adayın vaatlerine odaklanırsak seçme yerleştirme süreçlerimizin kalitesinin artacağını düşünüyorum.

Performansı Adaletli Dağıtmak – Can Eğrisi Mi, Güç Eğrisi Mi?

Performans değerlendirme sistemlerinde çalışan performansının nasıl dağıtılacağı her zaman bir sorundur. Sorundur çünkü dağılım maaşlara yansır, kariyeri etkiler, işten çıkarılma nedeni bile olabilir.

20. yüzyıl boyunca çalışanların ağırlıklı 5’li skala ile değerlendirildiği performans ölçümlerinde son aşamada dağılım “Çan Eğrisi” ile yapıldı.

Çan eğrisinde hepimizin bildiği gibi çalışan sayısı bazında büyük yığılma “ortalama” performans çıkartanlara aittir. Bu yığılma %65-70 oranlarını bulur.

Ancak 2012 yılında Ernest O’Boyle ve Herman Aguinis, toplam 633,263 çalışanın dahil olduğu 198 vaka üzerinden yaptıkları çalışmada, performans dağılımının Çan Eğrisi – Normal Dağılım olarak gerçekleşmediği ortaya çıkarmışlardır. Araştırma sonucunda dağılımın Güç Yasası’na daha yatkın olduğu ortaya çıkmıştır.

Güç yasası dağılımına göre şirketlerin başarısı büyük oranda hiper-performanslı çalışanların emekleri ile gerçekleşmektedir. Biz buna özetle 20/80 Pareto Kanunu da diyoruz. Yani şirket sonuçlarının %80’i çalışanların %20’si tarafından çıkartılmaktadır.

Bu nedenledir ki, geçtiğimiz 5-7 yıllık perspektifte başta Google, Apple gibi teknoloji ve bilişim devleri performans takiplerini Güç Eğrisi dağılımı üzerinden anlamlandırmaya başlamış, Microsoft Çan Eğrisi dağılımını kullanmayı bırakmıştır.

Güç Eğrisi dağılımına geçmenin doğrudan etkilediği ilk iki süreç ödül yönetimi ve yetenek yönetimi. Özellikle ‘zorlu görevlendirme-stretch assignment‘ gibi yetenek yönetimi uygulamalarıyla hiper-performanslılar ürettikleri sıra dışı işlerin ödül karşılığını hızla almaya başlıyorlar. Bu da yetenekli çalışanların şirketlerine olan bağlılığını büyük oranda arttırıyor.

%20 oranındaki çalışanın adeta kutsandığı Güç Eğrisi dağılımında geriye kalan %80 çalışan da kendi içinde güçlendirici tanımlamalarla seviyelere elbette ayrılıyor;

  • Hiper-performanslılar
  • Hiper-performansa en yakın olanlar
  • Yüksek potansiyeller
  • Potansiyeli yüksek potansiyeller
  • Düşük performanslılar

*

Bizler kurumlarımızda ister Çan Eğrisi kullanalım, ister Güç Eğrisi, kanımca performansı adaletli dağıtmaktan önceli (nasıl dağıtıyoruz?) odaklanmamız gerek başka içeriksel meselelerimiz (ne dağıtıyoruz?) var. Örneğin, performans hedeflerimizi nasıl oluşturuyoruz? Yönetici sorumlu olduğu iş süreçlerini analiz ederek çalışan için performans ölçütlerine ve hedeflere dönüştürebiliyor mu?Hedefleri sağlıklı takip ediyor muyuz? Çalışanlar hedeflerini anlamış mı? Kabul etmiş mi? Çalışanlar ile yöneticileri arasında performans geri bildirimleri yapılıyor mu? Çalışan performans değerlendirme sistemi sayesinde geliştiğini düşünüyor mu?

Bunlar gerçekten İK için en zor sorular, değil mi? Sizce?

3. TAYSAD Yetenek Yönetimi Konferansı

3. TAYSAD Yetenek Yönetimi Konferansı 10 Ekim 2019 Perşembe günü gerçekleştirildi.

Üç yıldır büyük beğeniyle katıldığım konferansın ilk yılında Yetenek Yönetimi Paneli’nin moderatörü olarak görev almıştım. Ford Otosan, Assan Hanil, BASF, Maxion Wheels İK müdürlerinin katıldığı panelde şirket uygulamalarını etraflıca konuşmuştuk.

2019 yılı organizasyonunda konuşmacı olarak yer almak benim için ayrı bir heyecan ve onur oldu. TAYSAD ekibinden Sevgi Özçelik ile konuşma konumu titizlikle belirledik; Yetenek Gelişim Metodları. Ana konuya bir de parantez açtık, ‘Bütçesi dar olan şirketler yetenek yönetemeyecek mi?’

Bana ayrılan otuz dakikada katılımcılar ile 23 yetenek bulma/geliştirme metodu paylaştım. Listeyi Kaynağım İnsan’da da paylaşmayı bir ödev biliyorum:

1. Bireysel farkındalık analiz formları
2. Kariyer haritaları
3. Kariyer danışmanlığı
4. Çok yönlü performans, potansiyel ölçüm ve geri bildirimleri
5. Rotasyon
6. Proje atamaları
7.Çapraz proje atamaları
8. Zorlu görevlendirme
9. Geçici görevlendirme
10. Gölgeleme
11. İç eğitmen olmak (birebir veya sınıf eğitim)
12. Body/iş ortağı atama (birebir eğitim, işe alıştırma ortağı, vs.)
13. Üst yönetim toplantılarına katılım
14. Esnek çalışma
15. İşten çıkanlara açık kapı politikası
16. İnovasyon – beyin fırtınası toplantıları (Lider yönetiminde)
17. Kendi kendine öğrenmek disiplini
18. Yazı, makale üretmek
19. Yuvarlak masa toplantıları
20. Kıyaslama – Benchmarking
21. Öneri sistemleri
22. Sosyal sorumluluk içeren proje görevlendirmeleri

23. Potansiyel analiz – düzenli vaka çalışmaları (yönetici – çalışan)

Eğer bana bu 23 metodu nasıl kullanacağız? diye sorarsanız, onu ayrıca görüşmemiz gerekir derim.

TAYSAD’ın yetenek odaklı İK organizasyonunun fikir sahibi Perihan İnci’den TEV – Türkiye Eğitim Vakfı’na adımıza yapılan bağışın belgesini almak da benim için ayrıca büyük mutluluk oldu.

Teşekkürler TAYSAD 👏👏👏

Kaynağım İnsan 10 Yaşında !

On yıl önce bugün, yaklaşık bir ay süren hazırlık çalışmasından sonra Kaynağım İnsan’ı heyecanla yayına açtık.

Yazılar klavyemden üçer beşer döküldü.

Her yaştan, her meslekten okuyucuya, takipçiye ulaştım.

Geri bildirimler aldım çoğu olumlu, bazısı yönlendirici, azı eleştiren.

Yazarken ben büyüdüm, serpildim, değiştim.

Türkiye’nin ilk İK blogunu açmanın farkını yaşadım, kısa sürede büyük ödüller aldım, çok mutlu oldum.

Ödüller işe dönüştü, fırsatlar yakaladım beni bile şaşırtan.

Sonunda internette yazı üreterek şirket açtım, girişimci oldum.

Kırka yakın üniversitede binlerce gençle seminerler vasıtasıyla buluştum.

Projeler, eğitimler, işbirliktelikleri derken birbirinden kıymetli yüzlerce insanla tanıştım, çalıştım, binlercesine eğitim verdim.

Çözüm ortağı olarak Türkiye’nin ve dünyanın en saygın, başarılı özel ve kamu sektörü kurumlarının havasını teneffüs ettim, etkilendim.

Yurtdışına eğitimler için çıktım, aklım, fikrim açıldı.

Çok okudum, çok dinledim, çok çalıştım.

Bazen benden istenenden fazlasını paylaştım, yaptım, vermek ile almak arasındaki dengeyi tutturmakta zaman zaman zorlandım.

Ve bugün, 9 Ekim 2009’un üstünden tam 3650 gün geçmişken yine klavyemin başına geçmiş gülümsüyorum.

“Hayatta verdiğin en akıllı üç karar nedir?” diye sorarsanız, “Birincisi Ankara’dan İstanbul’a gelmek, ikincisi anne olmak, üçüncüsü de Kaynağım İnsan’ı açmaktır” derim. Bu üç karar benim hayatımı baştan aşağı olumlu yönde dönüştürmüştür.

Önümüzdeki on yıl için planlarıma gelince, Kaynağım İnsan’la kolkola yolculuğumuza devam etmeyi istiyorum. Yeni projeler, çok büyük projeler yapabilmek için kendimi sürekli geliştiriyorum. Yüksek lisans için uzun yıllardır aklıma yatacak bir konu arıyordum, buldum, mutluyum. Kamusal fayda odaklı çalışmalara daha fazla eğilmek arzusundayım. Bana sürekli sorulan kitap yazma meselesine gelince, ‘Daha okunacak çok kitap, yaşanacak çok tecrübe, tanışılacak çok insan, görülecek çok yer, yapılacak çok iş var …. daha değil’ diyorum.

Kaynağım İnsan’la açılışından itibaren bir şekilde yolu kesişmiş herkese selam olsun, iyi ki geldiniz, iyi ki içeriklerimle ilgilendiniz.

Sevgi ve bilgiyle kalın.

İpek Aral

Öğrendiğini Uygulamak

Son on yıl içinde beynimizin nasıl çalıştığı ve hormonların günlük hayatımızdaki etkileri, iş dünyasının en cazip bulduğu konulardan ikisi haline geldi. Onlarca kitap yazıldı konular üzerine. Ben de bir çoğunu merakla okudum. Daniel Kahneman “Hızlı ve Yavaş Düşünmek”, David Eagleman “Beyin”, Richard H. Thaler ve Cass R. Sunstein’in “Dürtme”, Daniel J.Siegel “Akılgözü”, Charles Duhigg’in “Alışkanlıkların Gücü” kitaplardan ilk aklıma gelenler.

Kitaplarda zihnimi kurcalayan pek çok soruma cevap buldum. Örneğin ;

“Korku, endişe, kaygı duygularımı nasıl yönetebilirim?”

“Kendimi nasıl hızla motive edebilirim?” 

“Hobiler, sosyalleşmek, spor, sosyal sorumluluk çalışmaları, sürekli yeni bilgiler edinmenin beynimdeki olumlu etkileri nelerdir? Bu olumlu etkileri ürüne veya hizmete nasıl dönüştürebilirim?”

“Bir konu üzerine odaklanmak için neler yapabilirim?” 

“Geleceği düşünmek ve planlamak konusunda kendimi nasıl geliştirebilirim?”  

“Yeni, olumlu alışkanlıklar nasıl kazanabilirim veya olumsuz olanlardan kurtulabilirim?”

“İçine girdiğim çatışmaları nasıl olumlu sonuçlandırabilirim?” 

“Karar alma sürecimi daha akıllı nasıl yönetebilirim?” 

Elbette bilgi ile buluşmak, yukarıdaki soruların cevaplarını günlük hayatımda uygulama becerisini bana kazandırmadı. Çünkü bilmek bir şey, uygulamaksa bambaşka bir boyut. Uygulamacı olmak bir parça çalışkanlık, bir parça özgüven, dönüşüm sürecinde bolca azim gerektiriyor. Yol üstünde yaptığımız hatalar da cabası.

Peki ben okuduğum bilgileri öğrenerek uygulamaya dönüştürmek için neler yapıyorum?

  1. Kitap okurken önemli bulduğum yerlerin altını renkli kalemlerle çiziyorum ve numaralayarak, şemalaştırarak sayfa kenarlarına özetler çıkartıyorum. (tahmin edersiniz, kitapların durumu içler acısı ! )
  2. Öğrenme piramidinden biliyoruz ki, insan en çok öğretirken öğrenir. En kısa sürede, ki bu süre on beş gün diyebilirim, etrafımdaki en az üç kişi ile bilgiyi birebir paylaşıyorum. Bilgi, eğitimlerimle bağlantılı ise derhal sunumlarıma ekleyerek kullanmaya başlıyorum.
  3. Yeni bilgiyi anlatımımı görseller, çizgi, şekil ve şemalarla desteklemeye çalışıyorum.
  4. Benzer konu üzerine okuma yapmaya devam ediyorum, okudukça bilgi pekişiyor, güçleniyor, ikna oluyorum ve uygulaması kolaylaşıyor.
  5. Sürekli denemeler yapıyorum. Çünkü her aklıma yatan elimden düzgün çıkmıyor, davranışlarıma istediğim tonda yansımıyor. İşte bu bol çam devirdiğim, canımı oldukça yaktığım aşama oluyor.
  6. Aklıma ulaşan bilginin benimle bütünleşerek özgünleşmesinin zaman alacağını (en az 18 ay) biliyorum. Yılmadan denemeye, uygulamaya devam ediyorum.

Beynimizin elastik bir yapısı olduğunu unutmamalıyız. Bedenimizin eskimesini, yaşlanmasını önleyemiyoruz. Ancak beynimiz tam tersi, o bizim eserimiz. Bakarsak bağ, bakmasak dağ oluyor. Bir insanın hayalini kurduğu kişiye dönüşmesinin önünde hiç bir engel yok. Yeter ki istesin ve bu amaçla her gün bilinçli emek sarfetsin.

Size ayrıca bir tüyo vereyim; eğer beyninize şekil verme yolunun yolcusuysanız, sizinle benzer yolculukta olanlarla yolunuz sıklıkla kesişecek ve birlikte, işbirliği içinde yolculuk çok daha verimli, hızlı, keyifli olacak.

Destek Ekibi

Hayat, korku, kaygı, endişe doludur.

Başarılı insanların yanında onların korku, kaygı, endişelerini cesaretle yönetmelerini sağlayan ‘destek ekipleri’ vardır. Destek insanlar bir sözleri, bir davranışları, kimi zaman da sadece varlıklarıyla bize güç ve akıl verirler.

Destek kişiler bazen eşimiz, bazen bir dostumuz, bazen de hiç tanışmadığımız bize ilham veren bir tarihi kişilik olabilir.

Destek ekibimizin kalitesi, yetkinlik zenginliği bu hayatta nerelere kadar gidebileceğimizin göstergesidir.

Hepimiz birer seçme yerleştirmeciyiz, başta kendi hayatımızı ilerletirken. Hayat solo değil, bir takım oyunudur. Eğer hayatımızda bir tıkanıklık varsa, bu bize verilmiş bir mesajdır: Destek ekibini güçlendir.

Hoşgeldin 2019!

Geçen yılbaşında 2018 için beş dilekte bulunmuştum.

Sağlık, sevgi, üretmek, okumak ve gezmek istemiştim, çok çok. Bütün dileklerim gerçekleşti. Şükürler olsun diyorum.

Şimdi kapıda 2019 yılı var. Bu yıl dilek sayım kendim ve herkes için üç olacak;

  1. Bereket
  2. Barış
  3. Başarı

Bu üçlünün altı yıl boyunca öyle dolmalı, öyle taşmalı ki, 2019 ismini “efsane yıl” diye yazdırmalı.

2019 yılınızı kutlarım