Aya Merdiven Kurduk.biz

2005 yılı boyunca iki defa blog açtım. Kendimi bildim bileli defterlere yazan ben, ötekilere ulaşacak bir şeyler yazmak aşamasına geldiğimde tıkandım, ta ki Aralık 2005’deki üçüncü denememe kadar. “Eve’s Eyes” isimli ilk blogumdaki şeytanın bacağını kırdığım kısa yazımı Kaynağım İnsan’da 2021 yılında paylaşmıştım.

Aya Merdiven Kurduk.biz ise 2008 yılında Eve’s Eyes içeriklerini de transfer ederek açtığım Kaynağım İnsan’dan önceki, 2005-2009 yıllarını kapsayan, toplam 497 adet paylaşımımın olduğu kişisel blogum.

O dönemde üç blogum vardı; Aya Merdiven Kurduk.biz, Minik Yaprak’ın Günlüğü ve Kadın Blogları. Kadın blogları ismi üstünde kadınlar tarafından açılan blogların fihristiydi, Minik Yaprak’ın Günlüğü kızım için tuttuğum notlardı, Aya Merdiven Kurduk.biz ise ‘ben’dim.

Yayından kaldırdığım blog yazılarıma kızım sayesinde ulaştım. Yaprak’ın günlük içerikleri için ayrı bir çalışma yapacağım. Aya Merdiven Kurduk.biz içeriklerini ise Kaynağım İnsan’a bu sayfa üzerinden tek tek taşımaya karar verdim. Bu sayede 18 yıllık blog yazma maceramın ilk dört yılını da kucaklayabileceğim; aktife alabileceğim. Yazılar takvim sırasına göre yayınlamayacağım. Maalesef bir çok yazıda ‘error’ veriyor. Akışta görsel de az olacak çünkü blogda kullandığım görsellerin pek çoğu yayında düşmüş. Her gün bir yazıyı geçirsem toplam transfer süresi  bir yılı aşacak.  Kendime kolay gelsin diyorum.

Arşivime kavuştuğum için mutluyum.


BAŞLANGIÇ

Aya Merdiven Kurduz.biz Hakkında 

Bir Blogcunun Yazma Hikayesi 

Blog kavramı ile tanışmam ve bir blog oluşturmak fikri 2005 yılının başlarına denk gelir. Şimdi adreslerini unuttuğum iki denemeden sonra, ilk elle tutulur yazımı Eve’s Eyes 2005 adını verdiğim bloguma ancak Aralık ayında girebilmiştim. Açılış yazım şöyle idi :

Sözden hareketle yazı üretmek, sözler geçici yazı kalıcı değil mi?

Görmekten hareketle yazı üretmek, ( Gördüğü üzerine düşünmedikçe insanın havyandan ne farkı kalır, hele bir de yazıya dökebilirse gördüklerini; şahane değil mi?)

Bilgiden hareketle yazı üretmek, ( Okuyoruz, öğreniyoruz, bir de yazarsa kendince insan kalan bilgiyi hafızadaki, kaybetmez asla sarfettiği emeği değil mi?)

Hafızadan hareketle yazı üretmek ( Bireysel depomuz beyin siliyor gereksizin yanında gerekliyi de çoğu zaman; duyguları, düşünceleri, geçmişi…bir dur demek lazım sanki değil mi? )

İlk gezi yazım “Barselona Notları”nda Blogger’ın nasıl çalıştığını anlayabilmek için çok uğraştığımı hatırlıyorum. Şarap üzerine ciddi okuma yapmak durumunda kaldığım “Şarap Kültürü” yazımı da hiç unutamam. Sonrasında yazılar peşi sıra geldi. Önceleri fazla özele girmeden aklımdaki konuları aktardım. Zaman geçtikçe insanın zihni açılıyor, yazma isteği artıyor. Belki de o yazamama sendromunu üstünden atıyor. Bir rahatlıyor, gevşiyor ve başlıyor yarı saçmalama kıvamında, yarı Freud’un Psikanaliz yöntemine taş çıkartacak derecede kendisini deşmeye. Bana çok iyi gelen zamanlar, şiirler, arayışlar bunlar. İki yıl önce yazdığım birçok gönderim şimdi benden uzak, benden toy.

llk blogum Eye’s Eyes 2005‘i Eve’s Eyes 2006 takip etti. Ardından da yine farklı bir blogger temasında Eve’s Eyes 2007&2008 ‘ı kullandım. 2007 yılında İlhan ayrı ayrı olan bloglarımı bir çatı altında birleştirmeyi teklif etti. Bu bana yaptığı tek teklif de olmadı. 03.01.2007 tarihinde kendisi ile hayatlarımızı da birleştirmeye karar verdik. Hayatımızda herşey süratle gelişirken aramıza katılacağını haber aldığımız kızımız için de bir blog açmayı ihmal etmedim. Yaprak’ın bu kısa süreli blogger temalı blogunu şimdi Minik Yaprak’ın Günlüğü ismi ile wordpress üzerinden devam ettirmekteyim.

21 Ağustos 2007′de bütün Eve’s Eyes bloglarını www.eves-eyes.com‘a taşıdık. WordPress’in seçtiğim teması başlangıçta çok hoşuma gitmişti. Sevdiğim şehir hayatını yansıtıyordu. Ama aynen teknolojinin çok hızlı gelişip, değişmesi gibi bu tema da altı ay gibi kısa bir sürede bana yetersiz gelmeye başladı. Bunun büyük bir nedeni yazdıklarımın veya yazmak istediklerimin içeriğiydi. Artık kendimden çok farklı konulardan, sanattan, mesleğimden, Türkiye ve dünyadan bahsetmek istiyordum. Bu aşamaya geldiğim 2008′in ilkbahar sonlarına doğru yine yardımına muhtaç olduğum kişiye gittim; İlhan. Uzun süreli bir arayış ve farklı denemelerden sonra radikal bir değişim yapmaya biraz da teknik nedenlerden dolayı karar verdik; yeni bir web adresine, bambaşka bir yüzle geçmek. Evet, şimdi buradayım : Aya Merdiven Kurduk.biz. Bakalım bu tema beni nereye kadar taşıyacak ?


27 Ağustos 2006

Hem Sakar, Hem Tembel, Hem …

Sabah tam olarak kaçta kalktığımı hatırlamıyorum. Belki dokuz, belki dokuz buçuk. Yatakta oldukça uzun bir süre bir öyle, bir böyle dönüp durduktan sonra “bari su içeyim” diyerek kalkabildiğimi hatırlıyorum.

Saçım başım karışık, yüzüm yıkanmamış, bacağımda çizgili pijamam, uyuşuk böcek şeklinde suyumu içtikten evde aşağı yukarı bir tur attıktan sonra bu sefer 80 metrekare içinde yatağımın dışındaki diğer miskinlik merkezim -çok değerli kanepemin- üzerine kendimi atıverdim. Dün satın aldığım, bilmem kaçıncı Paul Weller cd’m, konser kayıt albümü Catch-Flame’i dinlemeye başladım. (hmmmm……. dur şimdi de dinleyeyim… nerede uzaktan kumanda ??? … bulalım …bir dakika …… evet… güzel müzik… PW’nin sesi beynimin merkezinden beni yakalıyor, gevşetiyor, uyuşturuyor, uçuruyor…) İşte sabah sabah aynen anlattığım modda geniş kanepenin üstünde elim kolum bacağım yayılmış, gözlerim kapalı bulutların üzerindeyken birden gözlerim faltaşı gibi açıldı, beynimde bir şimşek çaktı. ” SAAT KAÇÇÇÇÇÇ ? “….. kanepeden fırladım, koşarak en yakın saati aradım… saat 11:30 ………aaaaaaaaaaaa………….Mutfak Kültürü Atölyesiiiiiiiiiiii …….. aaaaaaaaaaaa………… toplantılar saat 11:00′de başlıyorrrrr….. İpek …hem sakar, hem tembel, hem de aklın sekiz karış havadasın… PES.

Bundan sonrasını tahmin edebilirsiniz. İlk başta nereye koştursam diye etrafıma elim alnımda dehşet içinde bakındıktan sonra sanırım hayatımın hızlı hazırlanma rekorunu kırdım. Evden sokağa fırladığımda saat 11:50 idi. Saat 12:00′de Sisters’ın kapısından içeri girmiştim.

Allah’tan bu ayki menü havanın aşırı sıcak olması ve bizim özel isteğimiz üzerine hafif yiyeceklerden oluşacaktı. Geç kalmış olmam pek de farkedilmedi. Mutfağa indiğimde tezgah üstünde peynir çeşitleri, bal, reçel, kaymak, meyve, dondurma, kek, yeşillikler, domates, salatalık, yumurta, baharatlar, sucuk, bacon, pastırma, zeytinyağı gibi malzemeler görüdm. Emrullah Hoca ile birden burun buruna geldik, “Sen nereden çıktın?” dedi. ‘Farketmiş, tüh’ diye içimden geçirerek geniş bir gülüşle “Geç kaldım” dedim. “Özür dilerim”.

Kahvaltı tabakları özenle benim dışımdaki herkes tarafından hazırlandı. Ben hazırlamadım çünkü ben zaten hazırlamayı biliyordum !. (Tabii, benden başka zaten kimse peynir nasıl kesilir bilmiyordu veya bal servisi hiç hayatında yapmamıştı !!!!) Ama ben de her zaman ki gibi çok çalıştım, çok yoruldum. Lütfen !, kimse hakkımı yiyemez, bütün armutları ben soydum, dörde böldüm, üzümleri küçük salkımlara ayrıdım. İki ayırdım, bir yedim. Çok zordu. Çok yıprandım. Çok dertliyim ve şikayetçiyim. Olmaz böyle şey !! ….:):):)

Neyse… gelelim günün en lezzetli ve kolay tarifine “Kağıtta sebzeli yumurtalı pastırma “. Bunu da yapanlar arasında kesinlikle değilim. Yapılışını seyrettim ve tabii ki afiyetle yedim. Şimdi de yapılışını yazacağım.

Şimdi başta malzemeler : (mesela 4 kişi için)

Bir kabak
Bir patlıcan
Bir havuç
12 dilim pastırma – çemeni az olsun ( bacon da olabilir )
4 yumurta
kekik
bence rosemary de konulabilir
Yağlı kağıt

Efendim ilk başta kabak, patlıcan ve havucu soyarak kızartabilmek üzere küpler halinde doğruyorsunuz. (unutmuşum, ben de bir kabak soydum ve doğradım) Sonrasında bu malzemeleri yağda kızartma yapmayı, üstünün başının kokmasını seven bir arkadaşımızın eline tutuşturuyorsunuz.

Yağlı kağıtları 25×25 büyüklüğünde 4 adet kesiyorsunuz. Kızarttığınız sebzeleri dörde bölüp kağıtların ortasına yerleştiriyorsunuz. Ardından sebze kümelerinin ortasına birer havuz açıyorsunuz. Bu açtığınız havuzların içine bir adet yumurtayı dikkatle kırıyorsunuz. Sonra da elinizdeki 2-3 dilim pastırma veya baconı bu havuzların (tepeciklerin) üstüne yan yana yerleştirip, kekik veya canınız ne baharat istiyorsa tepeciklerin üstüne serpiyorsunuz. Nihayetinde yağlı kağıtları kenarlarından kıvırarak birer paket haline getiriyorsunuz. (Nasıl bir paket diye sormayın … kıvırın kardeşim kenarlarını, fırının içinde açılmayacak şekilde …hiç mi paket yapmadınız hayatınızda ? (Aaaa)

Sonra paketleri tepsiye yerleştiriyoruz ve orta sıcaklıktaki “ısınmış” (soğuk değil) fırına sadece 10 dakikalığına sürüyorsunuz. 10 dakika sonra fırından çıkartıp hemen servis yapıyorsunuz. En ideal pişme yumurtaların sarısının cıvık olması. Mesela benim ki katıydı…. Olmaz. … çok pişmiş …. kim yaptı bunu… hiç beğenmedim … şef nerede ? bu müessese hiç iyi çalışmıyor….. aaa…. ama bakın şu armutlara … kim soymuş bunları… sanat eseri gibi … 10 puan.

Evet, görüldüğü gibi Ağustos toplantısını da böylece geçirmiş olduk. Bir ara birileri ödev, mödev der gibi oldu, ben acilen “tuvalet neredeydi ya” gibisinden sandalyeye yeltendim, neyse ki konuşmalar zararsız sinek vızıltısı tonunda geldi ve geçti. Şefimiz yeni ödev konularını mesaj atacağını söyledi. Ben şefimizin sözkonusu “mesaj” haberi üzerine öyle çok bahtiyar (!) oldum ki, bilemiyorum ama bu derin saadet galiba beni bir gün manen çökertecek.!

.

4. Hafta

Sakaryaspor 2 – Fenerbahçe 1 ……… abuk subuk bir durum
Galatasaray 2- Gaziantepspor 2 ( ho )
Beşiktaş 3 – Konyaspor 1


8 Kasım 2008 

SANDALYE

O sandalyenin üstünde ne kadar oturdum hatırlamıyorum
tırnaklarımı da kemirmişim yanısıra
düşünmüştüm camdan dışarıda rüzgarla titreşen yaprakları izlerken
kapılar açılıyor, pencereler kapanıyor
aklımın sokaklarından insanlar geçiyor
çok şeyler yaşanıyor,
bitiyor, başlıyor, duruyor
İçindesin dışında olsan da,
karşıdasın yanımda dursanda
Hayallerim var, özlüyorum onları diyorum
ve sandalyenin üstünde oturunca sanki sonsuzum
pek iyi mi değilim bu aralar
ama bir sesini duyarsam sakinlerim umuyorum
kalmak da istiyorum ama gidiyorum
sormuyorsun neden diye
ben de bilmiyorum
bilseydim ben de
oturmazdım bu sandalyede ne kadardır sanıyorum.

İpek Aral


29 Ekim 2007

29 Ekim’e İnce Dar Bir Yolda Yürümek

Dedemin kütüphanesinden vefati sonrasında aldığın bir çok Atatürk kitabı içinde kayboldum bu akşam. Alıp da yazıma koyayım diye o kadar sayfayı karıştırdım, o kadar çok şey okudum ki, kafam yoruldu, gözlerim kısıldı, enerjim tükendi.

Şimdi bakıyorum koltuk üzerindeki yığına, incelediğim fotoğraflar ve okuduğum yazılar, anılar, şiirler, kronolojik cetveller arasından beni yıldırım gibi çarpan aklıma iki şey geliyor; ilki Atatürk’ün ölüm yatağında tam tepesinden çekilmiş, yorganı boynuna kadar çekili ve gözleri ince bir çizgi halindeki hüzün dolu fotoğrafı ve bir şiir.

Atatürk, bahsini ettiğim ünlü Fransız şairi Verlaine’e ait “La Vie-Hayat” başlıklı şiirini Sofya Askeri Ateşesi iken çocukluk dostu ve başyaveri, Ata’nın ölümünden sonra intihara kalkışan Salih Bozok’a göndermiş:

“Hayat kısadır:

Biraz hayal,

Biraz Aşk

Ve sonra Allahaısmarladık …

Hayat boştur,

Biraz kin,

Ve sonra Allahaısmarladık … ”

Bu şiirin gönderilmek üzere seçilmiş olması beni çok ama çok düşündürdü, şaşırttı, bir devin, bir ilahın beynine açılan ince dar bir yolda yürürken buldum kendimi …

10 Kasım 1938, saat 09:05, Mustafa Kemal Atatürk’ün son sözleri “Aleykümesselam”


21 Mart 2009

SAHİPLENMEYECEKSİN 

Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
” O olmazsa yaşayamam. ” demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela.
O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni,
Senin O’ nu sevdiğinden.

Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini…
Hatta elini ayağını bile ço k sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları…
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
” O benim. ” diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir şeylerin…
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, ya da pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden, çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın.
Sadece ucundan tutarak…

Can YÜCEL


25 Ocak 2009

BOŞ KALMAK

Yaprak’la blogları ayırıp kişisel bloguma da yeni bir kimlik kazandırınca kendimi çok ihmal eder oldum. Bunun bir geçiş devresi olmasını umuyorum. Yazmak isteyip aylardır beklettiğim, kafamı ve kaynakları toparlayamadığım veya yazmak için bir türlü zaman ayarlayamadığım öyle çok konu birikti ki, sanırım hepsi hayatımdaki kayıplar hanesine teker teker yazılacaklar hatta şimdi bile yazılıyorlar.

Sanat Tarihi bölümüne eklemek istediğim “Sanatta -izm’ler” başlıklı yazıma başlayabilmek için neyi bekliyorum bilmiyorum veya İnsan Kaynakları’nda tamamlamam gereken “Kariyer Yönetimi” gibi yazı dizileri var. Son iki yıldır sene kapanışlarını yapamadım. Gündelik hayatta sinirimi bozan onca olayın sadece bir ikisinden dem vurabildim. Yazı trafiğimde Yaprak’ın çok üstüne düştüğümün farkındayım. Dengeyi en kısa sürede bir şekilde sağlayacağımı umuyorum.

Günler hızlı ama hayattaki gelişmeler çok yavaş ilerliyor. Beklemeler, bilinmezler içinde bir dinlenme molası verdiğim bloglarım olmasa ne yapardım acaba diye soruyorum kendi kendime veya başka insanlar yazmadıkları, yazabileceklerini düşünmedikleri, kurgulamadıkları, araştırmadıkları zaman ne yaparlar diye düşünüyorum.

Geçenlerde Marx’ın bir sözünü okudum; “İnsanlar ihtiyaçları kadarını gerçekleştirebilirler” diyor. Bu cümle beynimde şimşekler çaktırdı. Birden panik oldum. Nedir benim ihtiyaçlarım, nereye kadardır gerçekleştirebileceklerim, hayallerim de ihtiyaçlarım dahilinde midir? Ben sanırım yazılarım ile yaşanılan, yaşanılmış anı arşivlemeye çalışırken, geleceği de “o an” geldiğinde kaçırmış olmamak adına şimdiden klavye başında yakalamaya uğraşıyorum. Sanki yazı yazarsam bir yerlerinden 2010, 2011′lere uzanabilirmişim gibi geliyor ve içimdeki bunca itiş kakış arasında merak etmekten kendimi alıkoyamıyorum; “boş kalabilince” insanlar ne -yapmıyor-, nasıl “boş kalmayı” başarabiliyor, boş kalmak fiziksel mi, yoksa %100 zihinsel bir süreç midir? Boş kalmak nedir ?


23 Ocak 2009

NURİ BİLGE CEYLAN’I ÜÇ MAYMUN FİLMİ ÜZERİNE 

Bugün vizyondayken bilerek kaçırdığım Nuri Bilge Ceylan’ın “Üç Maymun” filmini DVD’den seyrettim. Film gösterimdeyken televizyondan izlediğim fragmanındaki karanlık hava o dönemdeki ferahlık arayışıma uyuşmamıştı ve aylar sonra sinemaya gidebilmek için Yaprak’ı anneannesine bıraktığım o ilk gün “Üç Maymun” u değil, “Issız Adam” ı izlemeyi tercih etmiştim. Neyse, kısmet bugüneymiş …

Her zamanki gibi ilk başta film için kuşbakışı değerlendirmemi yapacağım; görselliğin ciddi anlamda senaryoyu solladığı “Üç Maymun” gerçekten Cannes Fim Festivali’nden aldığı “En İyi Yönetmen” ödülünü haketmiş, çok beğendim. Başlangıçtan itibaren kırık bir hikayeyi seyretmeye başladığınızı tereddüt etmeden haber veriyor yönetmen. Daha ilk dakikadan izleyiciye “sorgulama” diyor, “sadece izle”. İzledikçe aslında şaşırmıyor insan, izledikçe serbest bırakıyor filmi, belki biraz da tablomsu manzaralar, arka plandaki sesler ile derinlere dalıyor zihninde.

Filmi serbest bırakmak ne demek diye soracak olursanız şöyle cevap verebilirim : Bu filmi zengin/yoksul, ahlaklı/ahlaksız, mutlu/mutsuz, doğru/yanlış, başarılı/başarısız gibi kavramlara takılarak izlemek filmin doğallığını yokeder. Sanılanın aksine koşullar kimin, nerede, ne halde olabileceği konusunda hep belirsizdir. Şimdiden bir dakika sonrayı kimse kestiremez ve her ne kadar reddetsek de hayat zamanına, yerine, durumuna göre her birimize üç maymunu oynatır, bunu da kimse inkar edemez.

Yenikapı sahilinde, tren raylarınına komşu, açık deniz manzaralı eski, dar, küçük evlerinde yaşayan “karı, koca, oğulun” belki de hayata karşı kırıklıklarının ana nedeni yıllar önce yitirilmiş küçük erkek evlatdır (Gürkan Aydın), kardeştir. Onun solgun, morarmış yüzü, minik elleri baba-oğul üzerinde belirgin izlerini gösterirken, gün gelir anne ( Hacer Aslan ) ölmüş oğlunun mezarını temiz tutamayacak kadar farklı bir heyacana kaptırır kendini. İsmail (Ahmet Rıfat Şungar), babasını aldatan annesini değil, onun aşığını (Ercan Kesal) affetmez. Eyüp (Yavuz Bingöl) karısının olası ölümüne gözyumabilir ama herşeye rağmen sonunda onu bırakamayacak kadar belki uygar, belki de bağlıdır. Bazen sadece soğuk kış günlerinde hayatta kalabilmek için ödenen bedel kahveci Bayram’ınki(Cafer Köse) gibi özgürlüktür, bazense özgürlük için ödenen bedel, herşeyin yitirilmesine neden olan zarf içindeki üç beş kuruştur.  Ama herhalde en hüzünlü olan birkaç zevkli dakika uğruna yitirilen bir hayattır. Bunları herkes bilir ama kimse görmez, duymaz ve konuşmaz, hayat böylece saniye saniye, dakika dakika, saat saat, gün gün, ay ay, yıl yıl akıp gider.

“Üç Maymun” olgun film izleyicisine hitap eden bir yapıt. Olgun derken kasdım “duyarlı, sabırlı, empati kurabilir, doğal” olabilmek. Uyarırım, bu film gelenekçiler, yönetmenden mühendislik harikası bekleyenler veya Hollywood filmlerindeki gerçek dışılığı arayan, hayalperest seyirciler için büyük bir sıkıntı ve hayalkırıklığı kaynağı olabilir.

Son söz olarak Ahmet Rıfat Şungar’ın oyunculuğunu çok beğendim diyorum ve noktayı koyuyorum.


13 Ocak 2009

WOODY ALLEN’IN BARSELONA BARSELONA FİLMİ ÜZERİNE

Dün Yaprak’ı anneanneye bıraktıktan sonra hemen kendimi haberini aldığımdan beri merakla beklediğim Woody Allen’nın yazıp yönettiği son filmi “Barselona Barselona”yı izlemek üzere sinemaya attım. Filmin yönetmeni çok başarılı, oyuncuları da ayrı cazip olunca insan elbet iyi birşeyler bekliyor. Penelope Cruz, Scarlett Johansson, Javier Bardem üçlüsünü ayrı ayrı son dönemde sinema dünyasında en beğendiğim oyuncular arasında sayabilirim, e bir de bir araya geldilerse, hele ki Barselona gibi bir şehirde, ortalığı darla duman ederler diye düşünmeden edemiyor insan.

Her zaman ki gibi ilk başta film hakkındaki kuşbakışı görüşümü söyliyeyim; çok beğendim. Kimsenin sırtına, aklına yük olmayan, akıcı, şaşırtıcı, eğlenceli, kendi içinde sıradışılıkları olan bir film çekmiş Woody Allen. “Mesaj kaygısı olmayan” niteliği, ara ara düşündürüp, sonra da “fazla üstüne düşünmeye de değmez, hayat işte” dedirten “Barselona Barselona”, beni üç yıl önce büyük keyifle dolaştığım şehre tekrar götürdüğü için de ayrı bir mutlu etti diyebilirim. Gaudi sahneleri harikaydı, heyecanladım, tekrar o güzel şehirde olmak istedim için için. Ve yazmadan edemeyeceğim ben hayatımda Penelope Cruz kadar da seksi kadın görmedim.

Filmde en çok hoşuma giden nokta, kadın-erkek, arkadaşlık ilişkilerinin Amerikan metaryalizmi ile Avrupa naturalizmi ve esteği arasında nasıl şekillenebileceğini çok espirili bir dille anlatabilmesiydi. Sorunlu eski eş Maria Elena(Penelope Cruz) ve ressam Juan (Javier Bardem) arasındaki arızalı bohem aşkın tamircisi “arayıştaki” Cristina (Scarlett Johansson) ile bu üçlüye “garantici, planlı, programlı, metaryalist” tipik amerikalı tarzıyla dahil olan Vicky (Rebecca Hall), izleyenlere zihinlerdeki sınırları kaldırabileceğiniz sürece zıt tiplerdeki insan ilişkilerinin ne boyutlara taşınabileceğini cesurca gösteriyor.

Filmdeki tek verilmek istenen mesaj bence “hayatta birşeyleri kaçırmamak” üzerine. Bu arada da Woody Allen büyük ihtimalle kendi üvey kızı ile evlemesine bir atıfta bulunmuş oluyor. Evlenmeseydi ve toplumun sınırları içinde kalmayı tercih etseydi belki de hayatında yaşayabileceği en büyük mutluluğu kaçıracaktı. Film bir çeşit kendini aklama sanki. Ama filmin sonunda şunu da görüyoruz, gerek Vicky, gerekse Cristina kendilerine özgürlük adına bir şans verdikten sonra yine kendi yollarına dönmeyi tercih ediyorlar. Ama hayatta yaşanan herşey cepte bir tecrübe ve kişinin kendini tanıması için bir fırsat oluyor. Bu nedenle sözün özü şu : Bir defa doğuyoruz, yaşamaktan korkmamak lazım.

Bu arada annemin bir arkadaşı film hakkında “sapıkça ” yorumunu yapmış, çok ama çok güldüm. İşte bakış açısı farklılığı … kimbilir belki siz de izleseniz böyle düşünebilirsiniz ?!


19 Kasım 2008

ÇAĞAN IRMAK’IN SESSİZ ADAM FİLMİ ÜZERİNE

Bu sabah annemin telefonu bana adeta ilaç gibi geldi. Havanın basıklığından mı, yoksa kendi iç kasfetimden mi bilemiyorum, parmağımı kıpırdatasım yoktu. Evin içinde amaçsızca dönüp duruyor, Yaprak’la ilgileniyormuş gibi yapıyordum kendi kendime, hatta Yaprak benimle ilgileniyordu desem daha yerinde olur. Ama annemin “bebeği bana bırak, sinemaya git” önerisi içime bir çiğ tanesi gibi düştü, beni ürpertti, diriltti ve “peki” dedim hafifleyerek; “hangisine gitsem acaba? O kadar çok görülmeye değer film var ki vizyonda. Üç Maymun, Düşes, Quantum of Solace ve Issız Adam … hangisi ?”. Vurdu kırdı görmek istemedim, Düşes hazindi, Üç Maymun kapkaraydı. Sonuçta Yaprak’ı anneme bıraktıktan sonra “Issız Adam” nın salonunda, H sırası 16. koltukta buldum kendimi.

Hep olduğu gibi başta kuşbakışı değerlendirmemi yapacağım. Filmi izlemeye başlamadan önce kafamdan aynen şunlar geçiyordu : Çağan Irmak’ın “Babam ve Oğlum” filminden ağlamaktan gözlerim neredeyse ellerime düşmüş bir vaziyette çıktığım için kaygılıydım, benzer bir durum yaşayabilir miydim ? Ayrıca iki başrol oyuncusunu da hiç tanımıyordum. Bir tek Cemal Hünal’nın Ayşe Arman ile yaptığı röportajı okumuş ve kendisini ‘enteresan’ bulmuştum. Melis Birkan’nın ise tümüyle yabancısıydım. Sanırım öncelikli olarak böyle iki bilinmez oyuncuyu izleyecek olmak beni heyecanlandırdı, belki de bu filmi seçme nedenim de bu “bilinmezlik”ti. Film bittiğinde ise diyebilirim ki Irmak’ın yönetiminde Hünal-Birkan ikilisi ile Beyoğlu, Tünel, Galata, Pera civarında geçirdiğim aşk, duygusalllık, tensellik, bencillik, tükenmişlik, şekilcilik kısacası her hali ile insanlık dolu iki saatten çok memnun kaldım. Bütün saniyeleri ile dünyalı ve mesaj verme kaygısı olmadığı için de izleyiciyi yormayan, böylesine gerçeğe dair bir film çekebilmek ne büyük başarı.

Alper’in filmin ilk sahnelerinden itibaren çarpıcı bir şekilde anlatılan yüzeyselliğinin kendisini de rahatsız eden düzeye çıkması onu sonunda zihinsel bir ihtiyaç olarak Ada ile karşılaştırıyor. Ada’nın çizdiği, her bakımdan olumlu kadın karakteri ise belki de bütün erkeklerin hayallerine cevap verebilir nitelikte; güzel, olgun, espirili, akıllı, becerikli. Öte yandan Alper karakterinin hayvani tarafı yanında insanı soru işaretleri içinde bırakan iki çok önemli açılımı var; yemek yapmaya ve 80′li yılların Türk pop müziğine olan zarif tutkusu. Erkek yakışıklı, ilgili, kısmen duyarlı, kadın güzel, akıllı, yetenekli, o zaman nedir ters giden derken, karakter çözümlemesine de girmek de istemiyor insan. Üstelik hissettiğim kadarıyla yönetmen de, ucundan biraz koklatsa bile hiç “Alper neden böyle olmuş?” sorusunu cevaplandırma taraftarı değil. Filmi izlerken geçen iki saatin hoş tarafı da bu, yabancı değil, hepimizin her gün yaşadığı gibi hayat akıp gidiyor perdede. Bir insan giriyor hayatımıza, olaylar gelişiyor, ilişkiler ilerliyor, zaman geçiyor ve sonuçta bir noktaya varılması gerekiyor. Alper ile Ada’nın hikayesinde varılan nokta erkeğin tükenmişliği ile kadının yaratıcılığı, üretkenliği arasında bir yerde sadece “neden?” sorusu ile yüklemleniyor.  Ada anlayamıyor, çözemiyor çift olarak bu kadar derinlere inebilmiş iken,  Alper’in içine düşeceği mutsuz yanlızlığa-ıssızlığa rağmen kendi yüzeysel ve şekilci bağımsızlığına olan bağımlılığını, en büyük bencilliğini.

Sözün özü “Issız Adam” sonsuz bencil, çekici bir adam ile şehirli, güzel kadının aşk hikayesi ve tarafımca herkese izlenmesi tavsiye olunur.


7 Kasım 2008

CAN DÜNDAR’IN MUSTAFA FİLMİ ÜZERİNE 

Dün son günlerin en büyük tartışma konularından Can Dündar’ın yazıp yönettiği “Mustafa” fimine gittim. Film üzerine o kadar çok yazıldı, konuşuldu, tartışıldı, hatta Can Dündar’a hakaret derecesine varacak sözler söylendi ki, bir yandan onları okuyorum, dinliyorum, diğer taraftan kendi düşüncelerimi toparlamaya çalışıyorum. Sanırım detaya girmeden önce ilk olarak film hakkındaki kuşbakışı değerlendirmemi söylemeliyim : Ben filmi beğendim, keşke iki saate sığdırılmak zorunda kalmayan daha uzun, daha kapsamlı bir çekim olsaydı. Her ne kadar Can Dündar Mustafa’nın belgesele dönüştüreceğini söylese de, bunca eleştiri ve saldırıdan sonra böyle birşeye yeltenir mi veya sponsor bulabilir mi bilmiyorum.

Filmi üzerine birkaç saptama yapmak istiyorum. Birincisi filmi 20-30 adet ilköğretim öğrencisinin bulunduğu bir salonda izledim. Bu yaşları 12-13 olan çocuk topluluğu filmin 5. dakikası yani Mustafa’nın Manastıra gidişi sahnesinden sonra birbirlerine mısır atmak, cep telefonu ile mesajlaşmak, itişip kakışmak, yer değiştirmek, vs. dışında filmi izlemeye yönelik hiçbir belirti göstermediler. Buradan neyi anlayabiliriz : Film çocuklara göre değil, sıkılıyorlar, anlamıyorlar, ilgilenmiyorlar.  Lise öncesi öğrencilerin zorla bu filme götürülmesinin gereksiz olduğu apaçık.

İkinci saptamam ise filmin bu kısa versiyonu ile Atatürk’ün yaşamındaki dönemler arasında izleyene büyük kopukluklar yaşatması. Can Dündar’da durumun farkında olduğunu ancak iki saate bu kadarını sığdırabidiklerini söyledi. Her ne olursa olsun kopukluklar bana filmin etkisini azaltan bir yetersizlik duygusu verdi. Diğer taraftan şunu da düşünmüyor değilim : Atatürk’ün özel hayatının daha detaylarına girilse aşırı Kemalist’ler Can Dündar’ı öldürmeye bile kalkabilirler mi ? veya bu biraz paparazziliğe dönüşmez mi? …

Filme gelen aşırı tepkilerden henüz genç, yaşlı Atatürk severlerin yeterince olgunlaşmamış olduklarını ve halen Atatürk’ü putlaştırdıklarını görüyorum. Onun zayıf yönlerini, hasretlerini, aşklarını, erkekliğini, yanlışlarını duymak istemiyorlar, onu kafalarında tanrılaştırıyorlar. Oysa ki Atatürk bile Nutku’nda gücünü “göklerden, gaipten değil, hayatın içinden ve tecrübelerinden aldığını” söylüyor.

Halihazırdaki görüntüde, Dündar’ın vurguladığı tarzda Atatürk’ün kendisini yanlız hissetmesi, dine ve komünizme yaklaşımı, güç kullanması, içki sofrasında ağlayabilmesi, gülmesi, eğlenmesi, dans etmesi, karanlıkta uyuyamaması, aşk yaşaması, aşkını kaleme alabilmesi, Fikriye’nin intiharı ile sarsılması, hasta iken koltuğunda boynunun bükülmesi, vs. gibi anlatımlar , maalesef birçok kesim tarafından kendisinin amaçladığı gibi ‘Atatürk’ün insani yüzünü göstermek‘ şeklinde algılanmadı. Halk bu yaklaşımı reddetti, filmdeki Atatürk’ü ‘insani’ değil, ‘güçsüz’ buldu. Belki Dündar da filmin bu şekildeki olası sonuçlarını düşünüp, elini taşın altına koydu ve “bir yerlerden başlamak lazım” diyerek ‘Mustafa’yı çekti. Onun yaptığı kimisine göre bir hizmet, kimisine göre ise saygısızlık, düşüncesizlik hatta hakaret. Sonuçta filmin varlığının açtığı tartışmaların nereye varacağını önümüzdeki günler gösterek.

İnsan doğası zalimdir ve birinin güçsüz noktasını saptadı mı onu yoketmek için bu zayıflıkları kullanmaktan çekinmez. Sanırım Atatürk severlerin kaygısı bu yönde; “Mustafa’yı biz çocuklarımıza, gençlerimize idealize ediyorduk, şimdi farklı güçler tarafından zaten yıpratılmaya, yokedilmeye çalışılan Atatürk’e, bunca zaaflarını duyduktan sonra benim evladımın güveni sarsılmayacak mı, onu sorgulamayacak mı, sevgisi azalmayacak mı, onu karalamaya çalışanların eline malzeme verilmedi mi ?” Bu kaygıya benim cevabım şöyle: Sorgulasın, üstüne düşünsün ve sonrasında bilinçli ebeveynlerin ve öğretmenlerin desteği ile ‘ezberin değil, aklın yolu bir‘e varabilsin “O da benim gibi güldü, eğlendi, aşık oldu, ağladı, yanlışlar yaptı, içti, yoruldu, hastalandı, elindeki gücü yeri geldi kullandı ama benden öte o bir de bu Cumhuriyeti kurdu, devrimleri yaptı, bana bağımsızlığımı verdi”. Bırakın çocuklarımız, gençlerimiz Atatürk ile kendilerini kıyaslasınlar hatta ona göre kendilerinde üstün yönler bulsunlar ama eğer gerçekten vicdanları varsa, ki aslında zaten arzu edilen de vicdanlı birer birey olmaları, nihayetinde bir vatanı varedebilmek konusunda ellerini yüreklerinin üstüne koyup, şapkalarını çıkartsınlar, ona gönülden teşekkür etsinler, onu unutmasınlar ve onu seveceklerse ezberci anlayışla değil, gönülden inanarak ve onu anlamaya çalışarak, onu bir put, tanrısal bir güç değil, bir insan olarak sevsinler. Bu konuda da ablam Başak ve kendimi örnek verebilirim. Biz Atatürk’ün iyisiyle kötüsüyle çok tartışıldığı bir ortamda büyüdük. Filmde anlatılandan çok daha fazlası bizim aile meclislerimizde, sofralarımızda konuşulurdu. Muhsin dedem biz çocukken Atatürk’ün en büyük zaaflarını “O bir insandı, büyük bir asker ve fikir adamıydı, onun ne koşullarda, neler yaptığı kadar ve hatalarını, zayıflıklarını da bileceksiniz, düşüneceksiniz ve onu bu vatan için kimsenin yapamadığını başardığı için seveceksiniz. Ve gün gelip biri size onun zayıflıkları üzerinden saldırmaya kalktığında savaşa hazır olacaksınız” diyerek anlatırdı. Dedem ileri görüşlü bir insandı. Yıllar sonra Norveçliler ile çalışırken şirketin yönetim kurulu başkanı bana bir yemek esnasında bu tarzda, Atatürk’ün bir zaafı üzerinden saldırmaya kalkmış, ben de alaycı ve umursamaz bir şekilde yüzüne gülerek “so what ? (yani ne ? – ne demek istiyorsunuz) ?” demiştim. Tabii adam akıllıydı, sustu. Susmazsa onu fena bozabileceğimi anladı. O yemekte Atatürk sayesinde ben de büyük bir hayat dersi aldım: Atatürk karşıtlarının (ülkemizde özellikle dinciler) ellerindeki olası saldırı malzemelerine karşı hazırlıklı iseniz, onlar sizi her ne kadar bel altından vurmaya çalışırlarsa çalışsınlar, başarı elde edemezler. Eğer birey Atatürk’ün istediği gibi kendine güveniyorsa ve dersini çalışmış ise karşısına çıkabilecek bütün karşı güçleri rahatça geri püskürtür. Atatürk’ün dediği gibi “İhtiyacın olan güç damarlarındaki asil kanda mevcuttur”. Sanırım Can Dündar Atatürk konusunda milletini bir parça da olsa eğitmeye ve güçlendirmeye çalıştı, çalışıyor, ama bilemiyorum başarabiliyor mu, bu millet eğitilmek, aklen güçlenmek istiyor mu?

Son olarak kafamda biri filmden, diğeri film üzerinden genele yönelik iki soru var ve beni düşündürüyorlar: Birincisi Atatürk’ün neden annesinin beğenmediği mezarlığının yerine herhangi bir sade mermer koydurtmamış da, dağdan bir kaya parçasını tercih etmiş? Özel bir anlamı mı var acaba ? İkinci genele yönelik sorum ise; biz gerçekten Mustafa Kemal Atatürk’ün çocukken karga kovaladığını görmeye tahamüllü olamayacak kadar aşağılık kompleksine sahip yani kendine güvensiz bir millet olabilir miyiz ?

Toplum olarak sevgi anlayışımız da biraz sığ mıdır, nedir ?  “Benim seveceğim insan sadece iyiliklerle bezeli, üstün meziyetli, erişilmez, ulaşılmaz, yenilmez olsun” gibi bir yaklaşım görüyorum halkımızda. Pardon da, herkes önce bir dönüp kendisine, sonra etrafına baksın ve varsa öyle biri göstersin veya bu yaklaşımla etrafında sevecek insan bulabilir mi aransın. Atatürk zaten halkımızın kafasındaki gibi “kusursuz” biri olsaydı askerlik ve devlet adamlığı yapmaz, peygamberliğini ilan eder veya melek olup kanatlanır, uçardı. Filmde 1927′de 8 yıl aradan sonra sevgi gösterileri İstanbul’a boğazdan gelen Mustafa Kemal’e soruyorlar: “Heyecanlı mısınız Paşam?” O diyor ki “Hayır, beni bugün böyle sevgi gösterileri ile karşılayan millet, yarın kellem için peşime düşebilir”. İşte görülüyor ki hala Atatürk’ü anlamak ve sevmek konusunda 1927′deki kadar cahil ve sığız. Ezberci sevgimizin algılayamadığımız bir film ile bile nefrete dönüşebileceğinden şüphelenecek kadar güçsüz ve aciziz. Ayrıca bir blogcu Oğuz Bölükbaşı’nın dediği gibi Atatürk’ü bu filmde zayıf, güçsüz görenler kendilerine birer beyin gözlüğü alsınlar, önce kendilerine sonra Mustafa’ya baksınlar, eğer becerebilirlerse düşünsünler.

Bir de şimdi şu Hüseyin Üzmez’i düşündüm. Sapık bir adamı kendi çevresi yaptığı bütün iğrençliğe rağmen nasıl da sahipleniyor.  Gelin görün ki, şu koskocaman Atatürk sever camia bir film ile Ata’larına duydukları sevgiden, o sevgiyi kaybedebileceklerinden şüpheleniyor, korkuyorlar … hangi tarafınki güç, hangisininki  acizlik? Sevgi kavramı kendi içerisinde ‘koşulsuzluk’ kavramını barındırmaz mı?


12 Mart 2009

DAVID BOYLE’UN MİLYONEL FİLMİ ÜZERİNE 

Bir sinema günümü daha gayet mutlu şekilde bitirdim. Bu seferki görülecek film seçimim tabii ki 8 oscar ödüllü David Boyle ve Loveleen Tandan’ın yönettiği “Slumdog Millionaire”, ülkemizdeki ismi ile “Milyoner” filmi yönünde oldu. Romanı Vikas Swarup’a ait olup Simon Beaufoy tarafından senaryolaştırılan ve müziklerini Allah Rakha Rahman’nın bestelediği Slumdog Millionaire kısaca “bir 21. yüzyıl Doğu masalı” diye özetlenebilir.

Filmi beğendim, bana göre bir doğu hikayesini, bir batılı çekerse ancak böyle pozitivist, böyle doğal, böyle acitasyondan uzak bir film çıkabilir çünkü aslında hikaye büyük üzüntüler, trajediler, haksızlıklar, felaketler dolu ve filmin çok iyi kurgulanmış olması sayesinde seyirci hiçbir sahneyi tam anlamıyla üzülemeden, şaşıramadan, hatta sevinemeden teğet geçiyor. Neticede de seyirci film boyunca mutsuzluk içinde dağılmıyor, çökmüyor. Özellikle de vurgulamak istiyorum, filmin tempolu müzikleri bu hızlı akışı büyük başarıyla destekliyor. Düşünsenize, özetle bir çocuk var ve bu çocuk altı yaşında annesi ile babasını gözleri önünde kaybediyor, açlıkla, pislikle, suçla dolu bir hayat içinde insanların gözlerinin önünde öldürüldüğünü, sevdiği kızın abisi tarafından elinden alındığını görüyor, kandırılmaya çalışılıyor, kanmayınca işkenceye maruz kalıyor, dövülüyor … daha ne yazayım kısacası film boyunca cocuğun bir ölmediği kalıyor adeta. Ama bu kadar dramatik akan hikaye, ana karakteri Jamal’in (Dev Patel) olduğu kadar izleyicisinin de hiçbir zaman olumlu bakışı elden bırakmasına izin vermiyor.

Dünyaya hiçbirimiz eşit gelmiyoruz. Yaşam koşulları eşitmiş gibi görünün bir abi-kardeşin bile doğuştan sahip oldukları farklı karakterler her ikisini de bambaşka yollara sürükleyebiliyor. Filmin merkez kuvveti diyebileceğimiz, iki kardeşin tek ortak noktaları ise farklı yansımaları ile içlerindeki ‘inanç’ duygusu. Jamal’ın dürüstlüğü ve en başından itibaren Latika’ya (Freida Pinto) duyduğu aşk onun içindeki büyük inancının kaynağı iken, abisi Salim’in (Madhur Mittal) namaz kıldıktan sonra adam öldürerek yansıttığı materyal hayata duyduğu inanç filmin sonunda da kaçınılmaz şekilde ‘ilahi adalet’ kavramını çıkartıyor karşımıza. Hikayedeki bir diğer inanç üzerine olan ironi ise Jamal ile Salim’in müslüman-hindü inanç çatışması yüzünden anne ve babalarını kaybetmeleri.

Film boyunca izlediğimiz sefalet, pislik, çocukların dilendirilmek üzere sakat bırakılmaları belki Amerikalı, Avrupalı seyirciye çok sıradışı ve uzak gelmiştir ama bunlar bizim ülkemizde de yaşadığımız gerçekler olduğu için beni fazla şaşırtmadı. Slumdog Millionaire’in Batı dünyasının yaşam standartlarına kıyasla son derece sıradışı bir dünyayı görüntülemiş olması ona bunca Oscar’ı getirdi diye düşünüyorum. Batılı bu filmde kendisini bulamadığı için çok etkilendi. Ama biz Türkler kendimizi tümüyle olmasa bile yeteri kadar filmin içinde bulabiliyoruz. Bizim de dilendirilmek üzere sakat bırakılan, çöplüklerde yemek arayan, yankesicilik yapan, uyuşturucu kullanan, sefalaet içinde yaşayan yığınla çıplak ayaklı çocuğumuz var. Üstelik bizler de onlara çoğunlukla “slumdog” muamelesi yapıyoruz. Ben hiç etrafta itilip kakılan, dayak yiyen bir dolandırıcı çocuğa çıkartıp para veren bir vatandaşımızı görmedim (referans filmde Amerikalı çifti dolandırdığı için dayak yiyen Jamal’a bir de üstüne para veren Amerikalı çift). O nedenle bu film için  “Muhteşem, harika” diyen Türk seyircisini de pek anlayamıyorum, batılı gibi gözlerine inanamaz biçimde izleyemezler ki onlar bu filmi. Üstelik aynı hikayeyi bir Türk yazıp, çekseydi eminim ki “Bu ne bayat hikaye, ne büyük acitasyon, arabesk, gerçek dışı bir son” diye oldukça büyük tepkiler bile alırdı.

Slumdog Millionaire görülmesi gereken bir film. Belki de türünün ilk ve tek örneği oldu, olacak. Hiçbir batılı yönetmen böyle büyük bir başarı yakalamış filmin gölgesinde kalmamak veya kötü kopyası olmamak adına doğu hikayelerine yönelmeye cesaret edemeyecek. Tebrikler David Boyle, harika bir niş yakalamışsınız …


12 Şubat 2009

ERDEM KIRAL’IN VİCDAN FİLMİ ÜZERİNE 

Geçtiğimiz gün annem, babam ve ben DVD’den Erdem Kıral’ın yönettiğini, başrollerini Nurgül Yeşilçay, Murat Han, Tülin Özen’in paylaştığı “Vicdan” filmini seyrettik. Nurgün Yeşilçay’a bu sene Antalya Film Festivali’nde en iyi kadın oyuncu kategorisinde Altın Portakal getiren filmi vizyondayken izleyememiştim ve doğrusu hem Yeşilçay’ın, hem de Murat Han’ın performanslarını çok merak ediyordum.

Film hakkında ilk başta söyleyebileceğim şey afişinin çok başarılı olduğu ve Vicdan’ın beni şaşırtan bunaltıcı, sıkışık havasını çok iyi yansıtabildiği. “Bir afişten hareketle film izlenilir mi?” diye bir soru akla gelebilir, bu suale benim cevabım “evet” olur. “Vicdan” daha ilk dakikasından itibaren afişindeki gibi karanlık ve kırmızı, derin yarıkları, uçurumları olan, izleyende ciddi izler bırakabilecek bir film. Küçük bir kasabada kiremit fabrikasında çalışan bir grup insanın ağır hayatından, aşkla cinselliğin karmaşıklığına, ahlak çöküntüsünden, dostluk bağlarına, özgürlük arayışından, tükenmişliğe ve ardından ölüme varan bir kara-al yolculuk film karelerinde akan.

Vicdan’da beni en çok etkileyen dört beş sahneden bahsetmek istiyorum. Birincisi açılış; izleyici filmin başındaki silah atışı ile ilk şokunu yaşıyor. Sonrasında Mahmut (Murat Han), karısı Songül (Tülin Özen) ve sevgilisi Aydanur (Nurgül Yeşilçay) arasındaki aşk üçgeninde, kadınların dostluklarını taçlandırmalarının kanı donduracak şekilde noktalandığı ‘kiremitli’ düğün sahnesini herhalde bir ömür unutmayacağım. Üçüncü sahne ise İzmir’e giden ve pavyonda tanıştığı adamın imam nikahı altına girerek kapanan Aydanur’un terkedileceğini anladığı yatak sahnesindeki hüznü ve bir damlalık gözyaşı, sonun başlangıcı. Bu arada zamanın geçişini vurgulayan siyah kırmızı tonlardaki ara görüntülere bayıldım. Filmin son sahnesindeki Aydanur’un yüzünün yitirilmiş ifadesi ise ve polise verdiği cevap benim Nurgül Yeşilçay’a tereddütsüz kendi “altın portakalımı” vermemi sağladı diyebilirim.

Bu film sarsıcı bir yapıt. İnsanın kalbini hoplatan, kıran, darmadağın eden bir özelliği var. Yeşilçay dışında, Murat Han ve Tülin Özen’in de performansları mükemmel. Vicdan’ın bana göre en büyük özelliği sıradan gibi görünen ama sıradan olmayan insanların hikayesini, sıradışı bir şekilde kan, ter, kir ve karamsarlık içinde anlatması. Film boyunca insan kendini hiçbir karakter ile özdeşleştiremiyor, filmin hiçbir karesinde kendisini aramıyor ama tam bir yabancı olarak bambaşka bir dünyanın tam göbeğinde buluyor kendisini. Ben mutlaka izleyin derim ama şimdiye kadar okuduğum izleyici yorumlarının dörtte üçü filmden nefret etmiş. Bizim film seyircimizi anlamak için bilmem ki ne olmak lazım ?!


13 Eylül 2007

TATLI BİR VEDA 

Dün Toplulukta bana sürpriz veda pastası kesildi. Hiç eklemediğim bir anda gerçekleşmiş olması çok güzeldi. Veda konuşmasında hazırlıksız yakalandığım için cümlelerimin başı sonu birbirine girdi. Kar Şirketler Topluluğu ve ağırlıklı Vesbo’da geçen beş yılım gerçekten hayatımın bugüne kadarki belki de en önemli dönemidir. Beş yılın genel değerlendirmesini yaptığımda gerek insan, gerekse çıkan iş kalitesi bakımından bana pek çok şey öğrettiğini düşünüyorum. Ben de verdiğim İnsan Kaynakları hizmeti ile, işe alınırken benden istenilen faydaları sağladığıma inanıyorum. Topluluk ile bağlantılarım bireysel ve profesyonel anlamda sürecek, belki de zaman içinde Vesbo’nun Batı Avrupa’ya açılan penceresi olacağım. Ama şu an için öncelikli olarak Yaprak var hayatımda. İlhan’nın işleri istediğimiz düzene girene kadar Yaprak’tan geriye kalan zamanımı da “nanoHILL” ile kaplayacak.

Önümde zorlu geçecek iki yıl var. Herşey yeni, herşey farklı, hemen hemen herşey yabancı. Geçen sene bu zamanlarda Tanrı’ya bunun için dua ediyordum. Diyordum ki ” Tanrım hayatıma öyle büyük değişiklikler getir ki, hiçbirini hayal bile edememiş olayım”. Tanrı beni gerçekten duydu, hayatım hızına inanamadığım bir şekilde farklılaştı. Hergün işten eve yürürken ona beni İlhan’la bir araya getirdiği için teşekkür ediyorum. İyi niyet, çalışkanlık ve doğruluğu bırakmadığımız sürece de bizim yanımızda her zaman olacağına inanıyorum.


16 Eylül 2009

BYZANTIUM 1200

Sizinle Allan Sorrell ve Albrecht Berger’in Byzantium 1200 projesini paylaşmak istiyorum bu yazımda. Bu proje Osmanlı İstanbul’u almadan önce 13. yüzyıldaki Bizans kalıntılarının üç boyutlu bilgisayar çizimlerinden oluşuyor ve adeta şehri yeniden canlandırıyor ve 2010 İstanbul Kültür Başkenti çalışmaları çerçevesinde Bonn ve İstanbul’da sergilenmek üzere yürütülüyormuş ve bu yıl sonuna kadar daha gelişecekmiş.

Çalışmanın esin kaynağı olan aynı tür çalışma Roma için yapılmış. Allan Sorrell oradan esinlenmiş. Projenin diğer önemli üyesi ise Prof. Dr. Albrecht Berger. Dünyada önde gelen bir Bizans uzmanı ve Münih Ludwig Maximılians Üniversitesi, Bizans Enstitütüsü’nde öğretim görevlisi. (aşağıda hipodrom)

Çalışmada bizim şimdi “Tarihi Yarımada” dediğimiz bölgedeki Bizans tarihi incelenerek bu bölgedeki yapılar 3 boyutlu olarak canlandırılmış. Aşağıda bu çalışma ile gün ışığına çıkartılan 66 yapı bulunuyor. Bunlar arasında şimdinin Topkapı Sarayı’nın yerinde olan Blachernae Sarayı’nı (11,12) , Hipodromu (33,34 – şu an Venedik de San Marko Kilisesi’nin tepesindeki dört bronz heykel ile) , Ayasofya Müzesi’ni (31) , Yılanlı Sütunu(24), surları (56, 64), Yerebatan Sarnıcını (9), Atak Mustafa Paşa Cami (6), Toklu Dede Mescidini (65)’ni ve daha nicesini görebilirsiniz.

  1. AKATALEPTOS MONASTERY ( Akataleptos Manastırı)
  2. 19 AKKUBITA (Ziyafet Salonu)
  3. PALACE of ANTIOCHOS (Antiochos Sarayı)
  4. AQUAEDUCT of VALENS (Valens Su Kemeri )
  5. ARCH of THEODOSIOS (Theodosios Kemeri)
  6. ATAK MUSTAFA PAŞA CAMİ ( Atak Mustafa Paşa Cami)
  7. AUGUSTAION (Ayasofya yanı)
  8. BALABAN AĞA MESCİDİ ( Balaban Mescidi)
  9. BASILICA on top of YEREBATAN SARAYI (Yerebatan Sarayının üstündeki bazilika)
  10. BEYAZIT CHURCHES ( Beyazıt kiliseleri)
  11. BLACHERNAE PALACE ( Blachernae Sarayı)
  12. BLACHERNAE WALLS (Blachernae duvarları)
  13. BOUKOLEON PALACE (Boukoleon Sarayı)
  14. BYZANTIUM LAND MODEL ( Bizans Yerleşim Modeli)
  15. CAPITOLIUM ( Merkez)
  16. CHALKE (GATE of the GREAT PALACE) ( Büyük Saray Girişi)
  17. CHORA MONASTERY (Kariye Manastırı – Kariye Müzesi)
  18. CHRYSOTRIKLINOS (Büyük Sarayın parçası)
  19. CISTERN of AETIOS (Aetios Sarnıcı)
  20. COLUMN of JUSTINIAN ( Justinian Sütunu)
  21. COLUMN of MARCIANOS ( Marcianos Sütunu)
  22. COVERED HIPPODROME ( Hipodrom Çevresi)
  23. DAPHNE (Büyük Saray’ın ana binası)
  24. The DELPHI TRIPOD (Yılanlı Sütun)
  25. ENTRANCE TO THE SENAT HOUSE (MAGNAURA) (Senato Girişi)
  26. FORUM of CONSTANTINE (Constantine Forumu)
  27. FORUM of THEODOSIOS (Theodosıos Forumu)
  28. GREAT PALACE ( Büyük Saray)
  29. GÜL CAMİ (Gül Camii)
  30. HAGIA EIRENE (kilise)
  31. HAGIA SOPHIA (Ayasofya)
  32. HAGIOI PANTES (kilise)
  33. HIPPODROME ( Hipodrom)
  34. HIPPODROME BOXES ( Hipodrom Locaları)
  35. HOLY APOSTLES (Kutsal Apostles)
  36. HOSPITAL of SAMPSON ( Sampson Hastanesi)
  37. KYRIOTISSA MONASTERY (Kyriotissa Manastırı)
  38. LIPS MONASTERY (Lips Manastısı)
  39. MANGANA MONASTERY (Mangana Manastırı)
  40. MILION (Merkezi önemli yapı)
  41. MOSAIC PERISTYLE (Peri sitili Mozaik)
  42. MONASTERY of SAINT JOHN of STOUDIOS (Stoudios’lu Aziz John Manastırı)
  43. MYRELAION (Kilise)
  44. NEA EKKLESIA (Kilise)
  45. OLD GOLDEN GATE (Eski Altın Kapı)
  46. PALACE of BOTANEIATES (Botaneiates Sarayı)
  47. PALACE near MYRELAION (Myrelaion yanındaki Saray)
  48. PAMMAKARISTOS MONASTERY (Pammakarisyos Manastırı)
  49. PANTOKRATOR MONASTERY (Pantokrator Manastırı)
  50. PORTA AUREA (GOLDEN GATE) (Altın Kapı-Giriş)
  51. GÜRKUYU MESCİDİ° (Gürkuyu Mescidi)
  52. SAINT JOHN the BAPTIST EN TO TRULLO (kilise)
  53. SAINTS KARPOS and PAPYLOS (kilise)
  54. SAINT PROKOPIOS (kilise)
  55. SAINTS SERGIOS and BACCHOS (kilise)
  56. SEA WALLS (Deniz Surları)
  57. SEKBANBAŞI MESCİDİ (Sekbanbaşı Mescidi)
  58. SUBSTRUCTURE under KUKULAOĞLU BUILDING (Kukulaoğlu binasının altındaki yapı)
  59. SENAT HOUSE (MAGNAURA) (Senato)
  60. SENAT HOUSE in FORUM CONSTANTINE (Constantine Forumu içindeki Senato Binası)
  61. ŞEYH SÜLEYMAN MESCİDİ (Şeyh Süleyman Mescidi)
  62. TEKFUR PALACE (Tekfur Sarayı)
  63. TETRAPYLON (Dört yönlü kemer)
  64. THEODOSIAN LAND WALLS (Theodosian kara surları)
  65. TOKLU DEDE MESCİDİ (Toklu Dede Mescidi)
  66. ZEUXIPPOS (Hamam)

Böyle bir projeyi gördüğümde bizlerin hala nasıl İstanbul’un fethinden önceki Konstantinapol tarihini içselleştiremediğimizi, sahiplenemediğimizi, hatta onu reddettiğimizi farkediyorum. Sonra da “bu şehir bizim” diyoruz. İstanbul’un Konstantinapol tarihinden adeta korkuyoruz. Neden? ….İnsanın korktuğu başına gelirmiş hep … Bizansı sahiplenmek için hiçbir zaman geç değil. Dini faktörler kültürel tarihin önüne geçmemelidir bana göre.

2010 İstanbul Avrupa Başkenti projesine gelince sanırım durum hiç parlak değil. Geçenlerde televizyonda Kültür Bakanımız Ertuğrul Günay’ın bir konuşmasına denk geldim. Aynen şunları söylüyordu: “Sonunda bütün dünyaya program yapmak, takvim hazırlamak konusunda ne kadar başarısız olduğumuzu gösterdik. Büyük üzüntü duyuyorum. Her zamanki gibi kervan yolda dizilecek bizde. Diğer sehirler takvimlerini aylar öncesinde açıkladırlar. Kültür Bakanlığının sorumluluk alanında sadece restorasyon işleri var, gerisine karışamıyoruz. Ajans yürütüyor, ki o da biliyorsunuz el değiştirdi….”

Daha başka söze gerek var mı?


18 Eylül 2009

PAUL WELLER -ÖZEL-

Paul Weller’ın benim hayatım üzerindeki önemi çok çok büyük. Bir dönemeç bile diyebilirim. Nasıl bir dönemeç, ne zaman dönmüşüm, ne olmuş da dönmüşüm, bunlar çok uzun ve çok içsel konular. Sık sık blogumda Paul Weller -özel- yapıyorum, sonra bir bakıyorum videolar Youtube’dan kaldırılmış, yazıları siliyorum. Dilerim bu yazım ve 22 Dreams albümünden dört parça hiç silinmeyecek. “Echoes Around The Sun”, “Have You Made Up Your Mind?”, “Cold Moments”, “Light Nights” ve bir de röportaj.


15 Eylül 2009

PATATESTEN KAYNAK KULLANIM DERSİ ÇIKAR MI?

Yıllar önce bünyesinde çalıştığım topluluk benden bir tarım kuruluşunun yeniden yapılandırılmasına yönelik çalışma yapmamı istemişti. Bu saha görevinin beni çok heyecanlandırdığını hatırlıyorum. Sahaya indiğimdeyse kendimi kapsamında laboratuvar, seralar ve tarım alanları olan, çapı büyük ve çok detaylı bir sürecin içinde bulmuştum.

Elbet sizlere yeniden yapılanma sürecini aktaracak değilim. Sadece süreç dahilindeki patates üretim prosesinin bir aşamasında sera müdürü ile aramda geçen diyaloğu yazımla paylaşmak istiyorum. Ama diyaloğu daha iyi anlayabilmek için önce patates bitkisi üretimi hakkında kısa bilgi vermem şart. Sanayilik veya sofralık patates bitkisi, laboratuvar ortamında patatesin kendisinden alınan minik parçalarla üretilir. Bu minik parçalara “meristem” denir. Laboratuvar teknikerleri bu meristemleri özel ortamlarda bitkileştirip bir boya getirdikten sonra onları daha doğal koşullarda büyümeleri için seralara aktarırlar. Bu aktarım esnasında mersitemler sigara paketi jelatini büyüklüğündeki minik torbacıklara toprakla birlikte yerleştirilir. İşte benim sera müdürümüz ile diyaloğumda bu minik torbacıklardaki, içinde bulunduğu torbacığa göre fazlaca büyümüş patetes bitkilerini serada gördüğümde başladı.

” Mehmet bey, sizce patates fidelerinin içine yerleştirildikleri poşetler biraz küçük değil mi? Bunlar torbalarına göre azmanlaşmış, belki daha büyük bir poşete aktarılsalar daha rahat büyüyecekler …”

Mehmet bey de hafif bir gülüş …

“Doğru bir gözlem ama yanlış sonuç”

“Neden?”

“Patates küçük torbada büyük torbaya konduğundan çok daha fazla büyüyor. Küçük torba içindeki kıt kaynağını tam kullanıyor ve zamanı geldiğinde tarlaya alınıyor. Eğer bu fideyi büyük torbaya koysaydık şu anki büyüklüğünün yarısına ancak gelirdi. Bol kaynağın varlığı patatesi tembelleştiriyor. Bu deneylerimiz ile sabitlenmiş bir sonuç.”

O günden sonra “patates kaynak kullanımı” kavramı benim iş hayatımda önemli bir anahtar olmuştur.

İnsanoğlu değil midir bol kaynak elindeyken onu israf etmekte, verimsiz kullanmakta şampiyon? Ne zaman ki imkanlar kısılır, o zaman yoktan var etmeye başlarız hayatta kalmak adına.

Veya şirketler değil midir ihtiyaçtan fazla insan kaynağını istihdam edip “gizli işsizlik” , “verimsizlik” ve “yüksek maliyet” kavramları ile tanışan? Ne zaman ki insan kaynakları fonksiyonları iyi işletilir, şirketler insan kaynağını etkin kullanmaya başlar.

“Ha bir patates, ha bir insan, ha bir şirket” diyesim geliyor … ama fazla tepki alırım diye vazgeçiyorum …

;-)


1 Mayıs 2009

GOTİK MİMARİ (1150-1400)

gotik-ic-mekangothic_arch

Norman ve Roman kilise üslubunun sonunu getiren Gotik sanat anlayışı Avrupa için dine yeni bakış, zengin bir kilise ve politik istikrar demekti. Kuzey Avrupa’da ortaya çıkan bu akım, Romanesk’in ağır ve kasvetli havasının yerine, ışığı ve zarafeti getirdi. Gotik uslüpla gelen yeni teknik, bir kilisenin tavanının örtülmesi için çapraz kemerlerin kullanılmasıydı. Böylece sürekli geliştirilebilen ve Norman mimarların  hayal bile edemeyeceği yeni olanaklar ortaya çıktı.

Gotik tarzı icat eden Abbot Suger, 1144 yılında ilk denemesinde (St. Dennis Kilisesi – iç mekan – yanda sağ)- Paris’in hemen dışında) belki de ışıktan bir kilise yapmak istemişti. Yapıların ince ayaklar ve dar kaburgalar yardımıyla desteklendiği, serbest kalan duvarlara çok sayıda pencerenini açılabildiği aydınlık kiliseler inşa ettiler. Gotik mimari, ilk başta Romanesk yapılar üzerine denemelerle başladı. Ağır yuvarlak kemerler yerine daha dar sivri kemerler kullanıldı. Yuvarlak kemerlerle belirli bir yüksekliğe ulaşılabilirken, sivri kemerler ile bu kısıt ortadan kalktı. ( Duoma Milano – solda) (Dom – Köln – yukarıda sağda)

Gotik mimari de bir diğer konu ise ağırlık dağılımıydı. Ağır taşlardan oluşan tavan örtüsü, yuvarlak kemerlerde basıncı tümüyle aşağı sainte-sapeli-vitrayla-saiinte-chapelle-250verirken, sivri kemerlerde tavan örtüsünün ağır taşlarının basıncı dışa doğru vermekteydi. Sivri kemerler ve kemerleri desteklemek için kalın duvarlar yerine, taşıyıcı ayaklar kullanılarak, çok daha büyük ve yüksek yapılar inşa edilebilirdi. Bu nedenle Gotik uslüptaki kilise yapımcıları dışa doğru ağırlık dağılımını dengelemek için, duvarları dış ayaklarla desteklediler (Yukarıda Notre Dame Katedrali – 1163-1345)uçan payandalar).  Bir Gotik Kilise, taştan bu inca strüktür arasında, çok ince tellerin tuttuğu bir bisiklet tekeri örneği, havada asılıymış gibi gözükür. Bu ayaklar daha ince ve zarif görünmelerine karşın, çok daha az yer kaplar ve yapıya çok güçlü destek sağlar. Bu ayaklar sayesinde Gotik Kiliselerin tavanları yükselir, ayaklar arasındaki vitraylarla bezeli geniş pencereler ibadet mekanını aydınlatmaya başlar.

Gotik tarz yalın bir başlangıçtan, daha karmaşık bir sona doğru gelişim gösterdi. Taşıyıcı kemerlerin çevresine, yapısal açıda işlevi olmayan dekoratif kemerler eklendi. Zamanla bu dekoratif kemerler daha da gösterişli ve karmaşık hale geldi, çoğu zaman altın varakla kaplandı. Gotik tarzı en gösterişli dönemi “Flamboyant”dır(alev benzeri). İngiltere’de “dikey” Gotik olarak adlandırılan bu akımın en iyi örnekleri Londra Westminister Abbey’deki VII. Henry Şapeli (aşağıda sağ) ve Cambridge’deki King’s Koleji Şapeli’dir (aşağıda sol).

kingscollege250px-westminster_abbey_west

Kaynak : The Story Of Art – E.H. Gombrich / Western Art – Rick Steves (Europe 101)


6 Ekim 2009

YÜKSEL ARSLAN RETROSPEKTİFİ

Geçtiğimiz hafta internetteki sansüre karşı gelişen “Netdaş” toplantısına katılmak üzere Bilgi Üniversitesi santralistanbul’a gittik. Toplantı çok verimli ve bilgilendiriciydi.

Toplantı sonrasında ise kapanışına bir saat kalmış olmasına rağmen dayımın “mutlaka” görmemi söylediği Yüksel Arslan Retrospektifi’ne gittik Müge Hanım, İlhan ve ben. Elbet bir saat gibi kısa bir sürede 500′ün üzerinde eseri incelemek imkansızdı. Levent Yılmaz’ın küratörlüğünde hazırlanan ve  2010 yılının Mart ayına kadar açık olan sergiye bir daha mutlaka gideceğiz. Sizlere de şiddetle bu sergiyi gezmenizi tavsiye ederim. Üstüne çok konuşulacak önemli bir sanatçı ve eserler.

Sergide Yüksel Arslan’nın kendi terminolojisiyle Arture’lerini göreceksiniz. Temellerini çocukluğunda attığı yoğun ve zihni zorlayan cinsellik, böcekler, hayvanlar, hayatı boyunca okudukları, yazarlar, şairler, filozoflar, ressamlar ve onun üstündeki etkileri, Freud, Marx, Nietzsche ve diğerleri, kapitalist düzen ilişkileri içinde birey, ülkeler, politikacılar, politikalar, şizofreni ve bütün bunlar üzerine tuttuğu notlar resrospektif serginin genel ağını oluşturuyor. Yüksel Arslan’ın arturelerindeki betimlemeleri onun 1969′dan sonra Türkiye’ye gelememesine neden olmuş. Neden diye soracak olursanız, nedenini anlamak için sergiyi gidip gezmeniz lazım diye cevap verebilirim :)


15 Ekim 2009

ÖYLE ÖZEL BİR HAYAT YAŞADIM Kİ 

Öyle bir hayat yaşıyorum ki,
Cenneti de gördüm, cehennemi de

Öyle bir aşk yaşadım ki
Tutkuyu da gördüm, pes etmeyi de.

Bazıları seyrederken hayati en önden,
Kendime bir sahne buldum oynadım.

Öyle bir rol vermişler ki,
Okudum okudum anlamadım.

Kendi kendime konuştum bazen evimde,
Hem kızdım, hem güldüm halime

Sonra dedim ki “söz ver kendine”
Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin,
Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin,
Uçmayı seviyorsan, düşmeyi de bileceksin.
Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayati seyredersin.

Öyle bir hayat yaşadım ki,
son yolculukları erken tanıdım

Öyle çok değerliymiş ki zaman,
Hep acele etmem bundan, anladım…

Nietzsche


18 Mart 2009

LİZBON ÇİNİLERİ 

2006 ilkbaharında gittiğim Lizbon’da beni en etkileyen şehir dokularından biri binaların dış yüzeylerini kuşatan çiniler oldu. Ama sanılmasın ki bu çiniler sadece tarihi binaları kaplıyor, hayır, bu çinileri şehrin yer yerinde, en sıradan konut niyetine kullanılan yapılanmalarda bile görebilirsiniz.

Benim kaldığım küçük otel merkezde olmakla beraber ara sokaklardan geçilerek ulaşılabilen bir konumdaydı. Dolayısıyla sahile inen yol üzerinde geçtiğim dar veya geniş sokaklar boyunca bolca çinileri seyretme, inceleme vakti bulabildim. Bir turist gözlerinizde canlandırın, on adımda bir duruyor, neredeyse burnuna kadar önündeki sıradan binanın duvarına adeta yapışıyor, sonra bir fotoğraf çekip ilerliyor.

Merkezdeki çeşitli tarihi kamu binaları, müzelerdeki çinilerin renk ve desenleri ile şehrin herhangi bir yolu üzerinde rastladıklarım arasında elbette büyük farklar vardı. Benim aşağıda görüntülediğim Lizbonlunun gündelik hayatına malolmuş çiniler. Yani siz de dış yüzeyi böyle kaplanmış bir apartman dairesinde oturuyor olabilirdiniz eğer Lizbon’da yaşasaydınız. Çinilerin mevsimsel etkilere karşı ne kadar dayanıklı imal edildiğini anlamamaya da imkan yok. Fakat dış yüzeyini çini ile kaplamış binaların en büyük sıkıntısı yerinden çıkan parçalar. Eskimiş, nispeten rengi solmuş bir çinili yüzeye aynı desenle ama yeni bir parça ekleyenlerde bu yenileme çok sırıtmış. Düşen çininin yerini boş bırakanlar ise yenileme yapandan daha iyi bir görüntü sergilemiyor.

Lizbon‘dan kraliyet ailesinin yazlık sarayını görmek için trenle gittiğim Sintra ise Portekiz’deki çini sanatının önemli merkezi. Oradan hem anneme, hem de kendime bayağı bir meblağ ödeyerek el emeği, göz nuru iki çini kare aldım. Bu 10cmx10cm’lik çini karolardan siz de yüzlerce alıp binanınızın dışını veya içindeki bir bölümü döşeyebilir veya Sintra’daki çini atölyelerinden birine özel deseninizin siparişini de verebilirsiniz. Sintra’dan Lizbon’a sahil yolundan dönerken okyanusa bakan böyle villalara da rastladım. Kimisi klasik, kimisi modern tasarlanmış çini desenleri ile gerçekten hepsi göz kamaştırıcı güzellikteydiler doğrusu.


7 Şubat 2008

MADRİD PRADO MÜZESİ KOLEKSİYONU VE USTALAR

Madrid Prado Müzesi Koleksiyonunda bulunan ustalara ait eserlerin yer aldığı yazımın ilk bölümü için TIKLAYINIZ.

Yazının ikinci bölümünde Prado Müzesi’ndeki Bosch, Rubens ve Goya’nın eserlerini listeleyeceğim. Koleksiyondaki Goya’ya ait resimlerin sayısının kabarıklığı beni biraz meşgul edecek gibi. “Acı yoksa, kazanım da yok” sözünün tam tersi “bizim beslenmemiz gerek” diyerek yazıma devam ediyorum. Tabii ki Goya’nın koleksiyonda olan 119 eserinden ancak internete bulabildiklerimi ekleyebileceğim.

Hieronymus BOSCH
The Temptation of Saint Antony
The Temptation of Saint Antony
The Garden of Delights
The Tabletop of the Seven Deadly Sins and The Four Last Things
The Extraction of the Stone of Madness (The Cure of the Folly)
The Adoration of the Magi
The Hay Wain

Peter Paul RUBENS
The Duke of Lerma
The Adoration of Magi ( internette Prado’daki eser bulunmuyor)
The Triumph of the Church over Fury, Discord and Hate (internette bulunmuyor)
Saint George and the Dragon
The Cardinal-Infante Don Fernando
Saint James the Great (internette bulunmuyor)
Maria de’Medici, Queen of France
The Three Graces
The Garden of Love
The Peasant Dance
Landscape With the Hunt of the Calydonian Boar (internette bulunmuyor)
Saturn Devourig one of his Sons
Perseus and Andromeda
The Judgement of Paris
Tereus Confronted with the Head of his Son

Francisco Jose de GOYA
Self Portrait
Dogs in Leash
The Picnic
Dance on the Bank of the Manzanares River
Fight at the New Inn
The Parasol
The Blind Guitarist
The Crockery Vendor
The Swing
The Washerwomen
The Flower Girls (Spring)
The Threshing Floor ( Summer)
The Grape Harvest (Autumn)
The Snowstorm (winter)
The Wounded Mason
Poor People at a Fountain
Two Cats Figthing
A Magpie on a Tree Branch
Bedroom of the Infantas, Palace of El Pardo
Blindman’s Bluff
The King’s Office, El Escorial
The Wedding
Girls with Water Jugs
The Straw Mannekin
The Little Giants
Boys Climbing a Tree
Sketches for Tapestry Cartoons
Fight at the Cock Inn
The Drunken Mason
Blindman’s Bluff
The Hermitage of San Isidro on his Feast Day
The Meadow of San Isidro
Strolling Players
The Duchess of Alba and “La Beata”
Flying Witches
The Naked Maja
The Clothed Maja
Commerce Agriculture Industry
The Second of May 1808 in Madrid: The Fight Against Mamelukes
The Third of May 1808 in Madrid: The Execution on Principe Pio Hill
The Colossus
The Milkmaid of Bordeaux
The Holy Family with Saint John the Baptist as a Child
The Immaculate Conception
Christ on the Cross
The Holy Family
Tobias and the Archangel Raphael
The Arrest of Christ
Saint John the Baptist as a Boy in the Wilderness
Saints Justa and Rufina
King Charles IV in Court Costume
Queen Maria Luisa in a Farthingale
Equestrian Portrait of King Charles IV
Equestrian Portrait of Queen Maria Luisa
The Family of Charles IV
King Ferdinand VII in a Royal Mantle
Luis
Maria Teresa de Vallabriga y Rozas
The Family of the Duke and Duchess of Osuna
Maria Antonia Gonzaga, Dowager Marchioness of Villafranca
The Marquis of Villafranca
The Painter Francisco Bayeu y Subias
Gaspar Melchor de Jovellanos
General Jose de Urrutia
Maria Tomasa de Palafox, Marchioness of Villafranca
The Countess of Chinchon
Marchioness of Santa Cruz
An Unknown Woman ( Josefa Bayeu ? )
Manuela Tellez-Giron y Pimentel, Duchess of Abrantes
Juan Bautista Muguiro
General Jose Palafox on Horseback
The Actor Isidoro Maiquez
Juana Galarza de Goicoechea
Manuela Goicoechea y Galarza

GOYA – Black Paintings ( Bu bölüm muhteşem olup, modern sanatın da başlangıcı sayılmaktadır)
Saturn
Judith and Holofernes
A Manola : Leacadia Zorrrilla
Two Old Man
Two Old People Eating
Witches’ Sabbath (The Great He-Goat)
The Saint Isidore Pilgrimage
Two Women and A Man
The Reading
The Cudgel Fight
The Holly Office
The Fates (Atropos)
Asmodea
The Dog

Eser linklerini yerleştirmeye devam edeceğim …


15 Şubat 2008

D GRUBU

Cemal Tollu – Ana Toprak

“D” grubu 1933 yılının Eylül’ünde, Cihangir’deki Yavuz Apartmanı’nın beşinci katında, ressam Zeki Faik İzer’in evinde beş ressam; Nurullah Berk, Cemal Tollu, Zeki Faik İzer, Elif Naci (resim otoportresidir), Abidin Dino, ve bir heykeltıraş Zühtü Müridoğlu tarafından kurulmuş, “Osmanlı Resim Cemiyeti”, “Güzel Sanatlar Birliği” ve “Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliği”nden sonra Türk resim sanatında yer lan 4. grup olduğu için (Ç harfi atlanarak) alfabenin 4. harfi ile adlandırılmıştır. Bu adı bulan Nurullah Berk’tir.

D Grubu öncesi Türk resmi, “müstakil” sanatçıların çeşiti eğilimleri etkisi altındaydı. Bu eğilimlerin çoğu Empresyonist (İzlenimci), belli bir bölümü de yeni yeni belirmeye başlayan kübist nitelikler taşımaktaydı. D grubunun “müstakiller” den en büyük farkı belki belli bir estetiğin çevresinde toplanmış olmaları, eylem bakımından dayanışmalı hareket etmeleri, getirmek istedikleri anlayışı savunuşlarında daha dinamik olmalarıydı.Bu davranışları onlara, “D” Grubunu uzun yıllar sürdürmek, sergilerini yayınlar, söylevler, konferanslarla güçlendirmek olasılığını sağlıyordu.

“D” Grubunun ileri sürdüğüne göre duygudan, romantik eğilimlerden ve özellikle de Empresyonizm’in katıntılarından sıyrılarak, “entellektüel ve düşünsel yönü ağır basan” bir sanatı geliştirmek gerekti. Türk resim ve heykelinin artık “tatlılık ve hoşluktan” kurtarılıp çağdaş batı akımlarına koşut bir gelişim çizgisine oturtulması başlı başına bir zorunluluktu.

Nurullah Berk – Oturan Adam

1933 yılındaki ilk sergilerini açarken mekan bulma sorunu ile karşılaşırlar. Cemal Tollu’nun akrabası olan, dönemin Beyoğlu kaymakamı yardımlarına yetişmiş ve Tünel’deki Eski Rus Konsolosluğu bitişiğinde bulunan Narmanlı Yurdu’nda boş bir mekan olan Mimoza şapka mağazasında ilk sergilerini açarlar.(8 Ekim 1933). Mağaza, bir aylığına kira alınmaksızın D Grubu’na verilir. Sanatçıların desen çalışmalarına yer verdikleri sergiye girişin ücretsiz olması ve grubun bundan sonraki sergilerinde de bu uygulamayı sürdürmeleri, halkın sanat yapıtına ulaşabilme kolaylığının sağlanması yolunda bir girişim olarak önem kazanır. Öte yandan bu ilk sergileri, gezenler tarafından yadırganmış ve basında alay konusu haline gelmiştir. Neden mi ? İsmail Hakkı Baltacıoğlu, sergiyle ilgili olarak Yeni Adam’da yayınlanan yazısında, sanatçıların halka hitap edebilmesi gerekliliği üzerinde durur; özgürce üretebilecekleri şartları sağlayacak olan sanat ortamı ancak böyle oluşabilir: “Sevgili çocuklar teknik yolunda selamete eriyorsunuz. Bundan şüphem yok. Fakat memleket sizi milli mücadele yolunda da çalışır görmek ister. Tekniğiniz beynelmilelleştiği gibi mevzularınız da millileşirse daha iyi anlaşılacaksınız. Geçen ‘Türk ressamı uyan!’ başlıklı yazımda müdafasını yaptığım dava budur. Sanatkar sanatı ile yaşamak için müşteriye, seyirciye muhtaçtır. Bu seyirci ve müşteri şimdi halk kitleleridir. Hoşa gitmek için halkın anlayabileceği dili kullanmak lazımdır.” [İsmail Hakkı Baltacıoğlu, “D grupu resim sergisi”, Yeni Adam Dergisi, 5 Şubat 1934, Yıl 1, s.6]

Şüphesiz, halka sanatı sevdirme yolunda Baltacıoğlu’nun önerisi kayda değerdir. Belki de sanatçılar toplumla aykırılaşmak yerine, makul bir orta noktada buluşma yolunu tercih etselerdi, Türkiye’de toplumun geniş kesiminin ilgi duyduğu bir sanat ortamının oluşumu oldukça erken yıllara temellenmiş olacaktı. Bu konuda Nuri İyem’in yaptığı değerlendirme dikkat çekicidir: “Müstakillerle başlayıp D Grubu ile devam eden sanatçılar ‘çağın resmi budur’ diye modern resmi Türkiye’ye getirdiler. Almanya’da ya da Fransa’da kalacak olsalardı çok haklı olabilirlerdi. Ama yurdumuzun gerçeği çok başka. Türkiye’ye tepeden inme bir resim zevkini getirip koyamazsınız. Seyirci olmazsa, seveni, amatörü olmazsa ilgisiz kalır. Çallı’larla devam eden resmi sevme ve alma olayı, onların modernist çıkışlarıyla bir kesintiye uğradı. Halkı resimden uzaklaştırdı. Aydın da bunu sevmedi, tutmadı.” [Dr.Erdoğan Tanaltay, Sanat Ustalarıyla Bir Gün, s.42]

Sabri Berkel – Yoğurtçu

D Grubunun geliştiği modernist yaklaşımın temelleri Paris’de atılmıştır. Dünyanın dört bir köşesinden gelen sanatçıları Fransa ve özellikle Paris’e iten neden, devletin akademisi değil, çoğu Montparnesse’da toplanan özel atölyelerinde ders veren ünlü hocalardı. Bunların başında resimde Andre Lhote, Fernand Leger, Marcel Gromaire, Othon Friezs, heykelde Marcel Gimond ve Bourdelle bulunmaktadır. En kalabalık atölye kübist-konstrüktivist (yapısalcı) Andre Lhote’un Odessa sokağındaki atölyesi idi. Sentetik kübist Fernand Leger’inki gravürcü Marcoussis ile yönettiği atölyeydi. Gromaise, Grande Chaumiere sokağındaki aynı ismini taşıyan atölyede haftada iki gün ders verirdi. Genç ressamların yetişmelerinde büyük rolleri olan bu üç sanatçı, Kübizm yolunda yürümüş, resim tekniğini yapısal temellerle sağlamlaştırmıştı. Desen gücü, biçimsel araştırma, tablonun arkitektüral yapısı, ayrıntılardan arınmış pürüzsüz formlar estetik bir konstrüktivizm(yapısalcılık), her üçünde görülüyordu. Böylece D grubu üyelerinin “Müstakiller”in Empresyonist yaklaşımdan ayrılmaları, dönemin sanat camiası tarafından onaylanmasalar bile, CHP Hükümetinin çağdaşlaşma isteğine paralel olarak Batı’daki yeni akımları ülkeye taşıyarak, “Yaşayan Sanat” söylemleri ile üslüplandırılmış bir biçim özlemiyle çalışmaları doğaldı.

D Grubu’nun 1943′e kadar toplam onbeş karma sergisi açıldı. Gruba 4. sergide Bedri Rahmi Eyüboğlu ile Turgut Zaim, 7. sergide Halil Dikmen, Eşref Üren, Eren Eyüboğlu, Arif Kaptan ve Salih Urallı, 11. sergide Hakkı Anlı, Sabri Berkel ve Fahrünnisa Zeid katılmıştır. Sonrasında Nusret Suman ve Zeki Kocamemi’nin de katılımıyla grup üyelerinin sayısı artmış, Leopold Levy, Şeref Akdik ve Cemal Nadir Güler de yapıtlarını birer kez grupla sergilemişlerdir. Böylece üye sayısı 20′ye çıkan grup daha geniş bir eğilimler yelpazesine kavuşmuştur.

Eşref Üren – Ankara’da Kış

Grup, açılışında Necip Fazıl Kısakürek’in konuşma yaptığı üçüncü sergisini, 8 Haziran 1934′de eski Dağcılık Kulübü’nde; Peyami Safa’nın konferans verdiği dördüncü sergisini ise 27 Aralık 1934′de Galatasaraylılar Cemiyeti merkezinde açmıştır. Zor şartlar altında sergiler açan sanatçılar, bırakın ekonomik yönden tatmin edilmeyi toplumun en ufak bir ilgisine dahi muhtaçtırlar. Grubun 20 Temmuz 1935′de eski Fransız Tiyatrosu salonlarında düzenlediği sergide yapıtlarını perdeler üzerine asarak sergileyen sanatçılar, sanat ortamına belli bir hareketlilik getirmeye ve seslerini duyurmaya başlamışlardır. Bulabildikleri mekanda zor şartlar altında ve maddi bir karşılık alamadan açılan bu sergi, 1 Şubat 1936′da Ankara Sergievi’nde tekrar etmiştir. Loş tiyatro salonundan ışıklı sergi salonuna kavuşmanın heyecanı, İstanbul’da sergi mekanı konusundaki eksikliğin tekrar gündeme gelmesine neden olur.

Bedri Rahmi Eyüboğlu – Tophane

Bu arada, Burhan Toprak’ın Akademi müdürü olmasının (1936- 1948) ardından, bu kurumun eğitim kadrolarına ressam Leopold Lévy ve heykeltraş Rudolf Belling gibi yabancı sanatçıların katıldığı görülür. Bu dönemde, Çallı ve Hikmet Onat atölyeleri korunmuş olmakla beraber; Bedri Rahmi, Zeki Faik, Cemal Tollu, Nurullah Berk ve Sabri Berkel gibi genç kuşak sanatçıların, akademiye eğitici olarak atandığı görülür. Böylece, Akademi kadrolarındaki nesil değişiminde ağırlıklı olarak D Grubu sanatçılarının yerlerini almış oldukları ve bu konumlarıyla devletle olan ilişkilerini arttırdıkları söylenebilir.

Salih Urallı – Kompozisyon

1950′lere kadar etkinlikleri devam eden D Grubu üyeleri, sonraki sanat yaşamlarında çeşitli ve değişik sanat eğilimleri göstermişlerdir. Nurullah Berk minyatür, yazma ve eski yazı gibi yerel motiflere dayanan dekoratif bir resim anlayışına, Cemal Tollu Hitit sanatının biçimleriyle Bireşimci Kübizm’i bağdaştırmaya, Elif Naci geleneksel bir resim diline, Zeki Faik İzer II. Dünya Savaşı sonrasının egemen eğilimi olan Soyut Dışavurumculuğa, Zühtü Müridoğlu soyut heykele, Bedri Rahmi ise Anadolu el ve halk sanatlarına dayanan dekoratif bir görselliğe yönelmişlerdir.

Fahrünnisa Zeid – Portre

Not : D Grubu sanatçılarının fotoğrafları ve dönem eserlerine internetten ulaşmak hemen hemen imkansız. Bu da maalesef internete aktarılan Türk Resim Sanatı’na ait arşivin ne kadar zayıf olduğunu çok net gösteriyor. Üzüntü verici.


8 Mart 2009 

8 MART KADINLAR GÜNÜ 

Birleşmiş Milletler Örgütü 1975′i Dünya Kadınlar Yılı olarak duyurduktan sonra, 16 Aralık 1977′de de 8 Mart’ı Dünya Kadınlar Günü olarak kabul etti. Kadınlar adına pozitif ayrımcılığın her zaman arkasında olduğum gibi, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’müzü de çok önemsiyorum. Bu nedenle bir yazı yazmaya karar verdim, kendi görüş açımdan kadını anlatmak, biraz da belki kendi kadınlığım üzerine yazarak düşünmek istedim.

Yazıma çocukluk yıllarıma dönerek başlayacağım. Fazlaca azgın bir velet olarak ebeveynlerime oldukça sıkıntılı zamanlar yaşattığımı biliyorum. O yıllarda barbie bebekleri ile oynayan sokaktaki kız çocuklarına bakar sonra da gider apartmanımızın girişindeki demirde takla atardım veya bisiklete biner, gitmemizin yasak olduğu çevre sokaklarda gezerdim veya yan apartmanın bahçesinde misket oynar, “Keşke hemen büyüsem” derdim. Kızlarla fazla oynayamaz, onlardan sıkılır, erkeklerin yanında başlangıçta mutlu olsam da ilerleyen dakikalarda kendimi “onlardan” hissetmezdim.

Çocukluktan ergenlik dönemlerine geçtiğimde de durum pek farklı olmadı. En yakın arkadaşlarım, doğal sürecinde tabii ki kızlardı ama ya onlarda bende olmayan birşey vardı, ya da bende olan birşey onlarda yoktu. Bu farklılığı hep hissettim, hala da hissederim. Nedir bu farklılık peki? Hepimiz “kadın” genellemesinin altında olsak da her kadını hemcinslerine göre farklılaştıran şey nedir? …. bu sorunun cevabı bence “ruh” tur.

Tanrı bizlere ortak olarak yuvarlak hatlı vücutlar, büyüyen göğüsler, bir vajina ve doğurganlık özelliğini vermiştir. Bu fiziksel niteliklerimiz ve toplumsal kültür doğrultusunda yıllar içinde zorunlu şekillenen beynimiz ile biz kadınlar birbirimizden sadece “ruhlarımız” ile farklılaşırız. Ruhlarımız bizi, beni tüm kadınlardan, tüm insanlardan farklı ve özgür kılar.

Bana göre kadının doğurganlık niteliği erkek ile arasındaki ana hayata bakış farklılığını yaratıyor. Bu farklılığı ben 34 yaşımdan sonra hissettim. 34 yaşıma kadar kelimenin tam anlamıyla bencil ve özgür bir hayat süren ben, tekil olmaktan çoğulluğa geçme isteğini, ihtiyacını bu yaştan sonra hissetmeye başladım. O güne kadar hayatı ciddi bir eğlence olarak algılarken, bu ihtiyacı hissetmeye başladıktan sonra yuva kurmak, çocuk doğurmak üstüne düşünmeye başladım. Ve gördüm ki, insan zihninde bir arayışa başlarsa eğer gerçek sonuca ulaşabiliyor. Şimdi bir yuvam, eşim ve çocuğum var … ve hayat bu büyük artıları ile “aynen” devam ediyor. Ben anne olduktan sonra ruhumun özgür yapısının farklılaşacağını düşünürdüm, öyle değilmiş, hayata çılgın bakışımın durağanlaşacağına inanırdım, hiç alakası yokmuş. Anne olmak meğerse kadın ruhunun özünü hiç değiştirmiyormuş, bütün yaşam çoşkusunu korumanın ötesinde bir de onu çok zenginleştiriyormuş. Meğerse ruhum minik bir beynin, kızım Yaprak’ın hayata, insanlara, objelere değişik, yaratıcı yaklaşımları ile şoke olabiliyor, heyecanlanabiliyor, hayran kalabiliyormuş.

Bir kadının hayatındaki en önemli paydaşı kendisine seçtiği partneri, eşidir herhalde. Uzun veya kısa süreli, sürekli etkileşim içinde olduğunuz karşı cinsin hayata bakışı, ahlakı, çalışkanlığı, alışkanlıkları, sohbeti, bilgisi, estetiği illaki sizi de yoğun şekilde etkiler. Zaten bu girdileri birbirinden çok farklı olan insanların birlikteliklerinin de verimli veya tarafları geliştirici olacağına inanmıyorum. Hani derler ya “Bana arkadaşını göster, sana kim olduğunu söyleyeyim”, aynı söylem bence evlilik hayatı içinde geçerli “Bana eşini göster, sana kim olduğunu söyleyeyim”.

Bana göre kadın hayatta ve birlikteliğinde kendisini kabul ettiği, kendisine güvendiği kadar güçlüdür, hakimdir. Bir kadının ruhu ancak olmayı istediği derecede özgürdür. Bir kadın hayal edebildiği sürece gelişir, değişir. Bir kadın kazanmayı istediği kadar savaşır. Bir kadın saygılı olduğu kadar saygındır. Kadın mutlu olduğu kadar mutlu eder, çalıştığı kadar kazanır. Kadın bir tek çocuğu için kendinden vazgeçer, böyle bir fedakarlığı da ruhunda büyük zenginleşme ile kendisine döner.

Ancak kendi ruhunun ve ruhundan kaynaklı yaratıcı gücünün farkında olmayan kadınlar bekler, gösteri mahiyetinde ağlar, bol bol estetik yaptırır, ağzından dedikodudan başka birşey çıkmaz, giderek yanlızlaşır, çoraklaşır ve toplumdaki ahlak seviyesinin düşmesine neden olur. İşte ben 8 Mart Kadınlar Günü’nde bütün kadınlardan kendilerinin farkına varmalarını, mevcudiyetlerinin nedenini sorgulamalarını, kendilerini sevmelerini ve hayal kurmalarını istiyorum. O zaman dünya kadınlar için daha yaşanır bir hale gelecek.

Ben de kendi çapımda kadınların kendi güçleri, akılları, annelik dışındaki üretici vasıfları ile en önemlisi birbirlerindeki potasiyeli görüp, esinlenmeleri ve hemcinslerinin farkına varmaları için Kadın Blogları web sitesini açtım. Gün geçtikçe üye sayımız artıyor. Ama sitenin teknik desteğini veren “erkek” kısmı biraz daha iyi ve terminlere uygun çalışırsa her şey çok daha daha güzel olacak; aynen hayatın her alanında olduğu gibi.

Bu arada 8 Mart Dünya Kadınlar Günü nedeniyle Beşiktaş Belediye Başkanı İsmail Ünal’ın ilçenin bütün kadınlarının ev kapılarına bıraktığı kırmızı karanfiller için teşekkür ederiz. :D


14 Mart 2009

SHEAKSPEARE – FREUD İLİŞKİSİ 

Bu nasıl bir ilişki olabilir ki? İki deha arasında üç yüzyıllık bir yaşam aralığı var diyebilirsiniz. Duyguları bilimsel bir yaklaşımla inceleme geleneğinin babası Sigmund Freud, incelediği örnek vakalardan birçoğunu William Spakespeare’in yapıtlarından almış ve bu bakımdan da yazara çok müteşekkir olduğunu sıkça belirtmiştir. Örneğin Hamlet’in kilit noktasının Hamlet ile annesi Gertrude arasındaki Oedipus ilişkisi olduğunu ve oyuna getirilen diğer yorumların “uyuşmazlık ve çelişkiler” gösterdiğini tespit eden Freud’du. Spakespeare farklı insan karakterlerini, onların dramlarını eserlerinde öyle güzel aktarır ki, sonradan psikanalizin babası tarafından dünyaya insan ruhu hakkında anlatılacak herşeyi üç yüzyıl önceden adeta haber verir.  Macbeth’in doktoruna yönelttiği şu soru, Freud’un üç yüzyıl sonra yaratacağı disiplinin özüne ışık tutar :

Hastalıklı bir zihni tedavi edemez misin?
Hafızasına kök salmış bir sıkıntıyı
Söküp çıkaramaz mısın?
Silemez misin beynime kazılı dertleri; ya da ona,
Şöyle tatlı uyuşturucu bir ilaç verip,
Göğsünü sıkıştıran, yüreğine baskı yapan
Her neyse, kurtaramaz mısın onu bundan ?

William Shakespeare, Macbeth


11 Mart 2009

NEV-İ ŞAHSINA MÜNHASIR CARRAVAGİO

Aya Merdiven Kurduk.biz’in Sanat Tarihi kategorisinden de anlaşılacağı üzere özellikle resim sanatı tarihine karşa başka türlü bir tutkum var. Bugün, resim sanatı tarihinde barok dönem için bir dönüm noktası olan Michelangelo Merisi da Caravaggio’nun  gündelik hayatında tam anlamıyla “nev-i şahsına münhasır” denilen insanlardan biri olduğunu öğrendim. Caravaggio oldukça hareketli hayatından kavga dövüş ve duellolar eksik olmamış, bir kere cinayetten yargılanmış, hapse girmiş ve birçok defa da polisten kaçmak zorunda kalmış.

İnsan merak ediyor, bir türlü durulup, bir yerlerde yerleşememesine, sürekli taşınmasına rağmen nasıl kendi içinde meslekdaşlarına kıyasla böyle süreklilik gösteren devrim niteliğinde bir üslüp geliştirebilmiş ? Caravaggio en kısa özeti ile resim sanatını dönemdaşlarından farklı olarak her türlü abartı ve süslemeden arındırmış, güçlü gerçekçiliği ile kabul edilen bütün doğruları tersine çevirmiştir.


10 Ocak 2009 

KIZLAR GECESİ 

Dün gece erkekleri, çocukları evde bıraktık, üç eski arkadaş felekten bir gece çaldık. Gecemiz Asmalımescit’te ismi olup cismi etrafı üç defa turlamamıza rağmen bulunamayan Gaudi tapas barı arayarak başladı. Hava çok soğuktu, ara sokaklar ve mekanlar kalabalıktı. Nereye gitsek, ne yesek diye bakınırken  kendimizi Issız Adam filminin çekildiği Leblon’da bulduk.

Yemeklerimiz leziz, içtiğimiz şarap nefisti. Sohbet sohbeti açtı, dakikalar hızla aktı, yemek sonunda ise yukarıdaki fotoğrafı çektirdikten sonra Anadolu yakasında oturan Banu bizden ayrıldı. Ayşe’le ben de İstiklal gecelerine tabir yerinde ise aktık, gönlümüzce dans ettik, eğlendik, yeni insanlarla tanıştık ve kurtlarımızı dökmüş bir vaziyette ancak gece yarısını çooook geçe evlerimizin yolunu tutabildik.


10 Ağustos 2008 

İSTANBUL MODERN’DE

Dün Ayşe Musal ile İstanbul Modern’deki Tasarım Kentleri sergisine gitmeyi kararlaştırdık. Öğleden sonra iki gibi Yaprak’la zor bela kendimizi sokağa atabildik. İstanbul Modern’e vardığımızda İlhan’da bize katıldı.

İstanbul Modern, Tasarım Kentleri sergisinde, dünya tasarım anlayışını değiştiren en önemli sanatçıların yapıtlarını bir araya getirerek, 19.yüzyıl ortalarından günümüze kadar tasarım tarihini yansıtmış. Londra Tasarım Müzesi işbirliğiyle gerçekleşen serginin küratörlüğünü Londra Tasarım Müzesi Direktörü Deyan Sudjic’in üstlenmiş. Mimariden endüstriyel ürünlere, mobilyadan grafik tasarımına,  modadan otomotive uzanan çok geniş bir yapıt seçkisini içeren sergide, 64 tasarımcının 109 yapıtı, 7 markanın 12 ürünü yer alıyordu. Yaprak sergiyi gezdiğimiz süre boyunca oldukça hareketliydi ve etraftaki diğer ziyaretçilerin de ilgisini çekmekten geri kalmadı. İnsanın bildiği tasarımların orijinallerini karşısında görmesi ve tarihçesini öğrenebilmesi gerçekten heyecan verici.

Sergiden sonra hepimiz açıkmıştık ve kafeye geçtik. Limana yanaşmış geminin güvertesi ile karşı karşıya oturmak ve güzelim İstanbul boğaz manzarasından mahrum kalmak tabii ki bizi pek sevindirmedi.Ama ben gemiye baktıkça anneannemle çıktığımız nefis gemi yolculuğunu andım, anlattım. Belki Yaprak biraz büyüdüğünde bir gemi gezisi daha yaparız ailece.

Yemeklerimizi yedik, biralarımızı içtik ve akşamüstü İstanbul Modern’i kapatıp mekandan ayrıldık, yürüye yürüye eve döndük. Yaprak genel anlamda çok uyumluydu. Zaten küçük gezgin sokaklarda olsun da gerisi mühim değil !!! :)


30 Aralık 2008

T.E.D ANKARA KOLEJİNE BAŞLARKEN – 1978-79

Yıl 1978-79. T.E.D Ankara Koleji İlk Kısım 1-E şubesi. Son fotoğraftaki üçlü ise ben, Zafer ve Rahman

Bundan tam otuz yıl önce çekilmiş bu kareler bugünlerde tekrar hayatıma girdi, beni şenlendirdi. “Amma büyümüşüm” dedim içimden, “amma değişmemişim”. Bu fotoğraflarda beni bulabilmek için “ben” olmanız lazım :) O yüzden biraz kılavuzluk yapayım.

İlk fotoğraf Hayvanlar Günü kutlamasına ait. 1-E şubesinden görevli bir grup öğrenciyiz. Ben yanlış hatırlamıyorsam kendi yazdığım bir şiiri okumuştum tüm okula mikrofondan. Ayakta sağdan dördüncü çocuk benim. Günün anlam ve önemini vurgulamak için annem kedili bir kazak giydirmiş üstüme :)

İkinci fotoğraf ise 1-E şubesinin toplu hali. Her yıl bir kere çektirirdik bu toplu resimden. Hepimiz 6-7 yaşındayız. Mini mini çocuklar. Düşünüyorum da Yaprak’dan sadece 6 yaş büyüğüm bu fotoğrafta. En arka grubun önündeki sırada sağdan ikinciyim.

Üçüncü fotoğraftan sınıf arkadaşım ve 30 yıl sonra karşılaştığım Koray Arıkan sayesinde haberdar oldum. Facebook üzerinden yazıştıkça ilkokul arkadaşlarımla birçok anı belirdi kafamda. İlkokulun ilk günü. Biz ise bir sürü velet, girmişiz sınıfa oturuyoruz. Ama bazılarımız pek de oturamıyor galiba ! Kim mi ? Ben ve Sinem. Sinem yazınca hatırladığım bir anı bu. Okulun bahçesindeki açılış töreninden sonra bizi 1. sınıflar binasına soktular. Binanın koridoru çocuk doluydu. Okula yeni başlayan, kimisi ağlayan çocukların velileri içeri alınmıyordu. Hepimiz şaşkındık. Sonra bizi geniş koridorun sağıdaki ilk kapıdan içeri yönlendirdiler. Herkes sınıfın içinde koşuşturarak bir sıraya oturmaya çalışmıştı. Ben çocuk grubunun en gerisindekilerden olduğum için kendime yer bulamamıştım. Öğretmen Nezihe Özer. Ben Gökhan’la aynı sandalyeyi paylaşmıştım. Şimdi fotoğrafa bakın, en arkaya. Ennnn arkada bir çocuk var, kısa saçlı, eğilmiş, önündeki çocuğun kafasından sıyrılarak kameraya bakmaya çalışıyor … işte ben :):)

Son fotoğrafı ise çok ama çok severim. Benim için çok özel iki insan var burada. Biri Zafer (yanımda), diğeri Rahman. Zafer benim ilk en yakın arkadaşım. İlkokulda da aynı sınıftaydık. Rahman ise ilk aşkım. Rahman şimdi çok başarılı bir müzisyen, film müzikleri yapıyor, Hollywood’da yaşıyor. Zafer ise üç çocuk babası ve inşaatlar yapıyor mühendis kafasıyla.

Fotoğraflara baktığımda hoş bir gülümseme yayılıyor yüzüme. Bu sıralarda oturan minik çocuklar şimdi koca koca insanlar oldu, hayatı kovalıyor, çocuklarını büyütüyor, işlerinde alın teri döküyorlar. O zamanlar yakalamaca kovalamaca, yakan top, lastik oynayan bizler, şimdi yazışıyoruz ve anılarımızı paylaşıyoruz. Selçuk Sami’nin yazdığı gibi hiçbirimiz “cool” değiliz, olmaya çalışmıyoruz bu karelerde. Hepimiz en doğal hallerimizle kameralara merak, şaşkınlık, mutluluk dolu gözlerle bakıyoruz. Acaba bakışlarımız, bakışlarım çok değişti mi diye düşünüyorum ve dalıp gidiyorum …


15 Eylül 2008

YAŞAMSAL ÖĞÜTLER

Aşağıdaki öğütler herkesin kafasından geçen ama hiçbir zaman kaleme dökmediği hayat tecrübelerini özetliyor. Bu öğütleri ben yazmadım ama Yaprak’ın ileride kesinlikle okumasını isteyeceğim değerdeler.Bu nedenle de bloga ekliyorum. Bu öğütleri hayata geçirebilmek konusunda insan kendisini hep sorgulamalı.

* Hiçbir başarısızlık son değildir. Hiçbir başarı da…
* Olanaklarının biraz altında yaşa. Shakespeare’ in Kral Lear’ının dediği gibi “gösterdiğinden daha fazlasına sahip ol.”
* Yapabileceğin kadar söz ver.Sonra söz verdiğinden fazlasını yap.
* Oturarak başarıya ulaşan tek şey tavuktur.
* Övgü almak tatmin edici birşeydir ama hiçbir zaman sana birşey öğretmez.
* Dalın ucuna gitmekten korkma,meyve oradadır.
* Büyük adam büyüklüğünü küçük adama davranışıyla gösterir.
* Senin karakterin hakkındaki ipuçlarından biri, öfkeli ve kızgın olduğun zamanlarda başkalarına verdiğin görüntüdür.
* Düşmanlarını güç kullanarak değil, bağışlayarak yenebilirsin.
* Terbiyeli olmak kimi zaman başkalarının terbiyesizliğine katlanmak anlamına gelir.
* Başlamak için en uygun zamanı beklersen hiç başlayamayabilirsin. Şimdi başla…Şu anda
bulunduğun yerden, elindekilerle başla.

* Herşeyi değiştirebilmek için önce tavrını değiştir.
* Övgüyü kimin alacağını umursamazsan başarabileceklerinin sınırı yoktur.
* Söylenmemiş kötü sözleri yutkunmaktan hiç kimsenin midesi bozulmamıştır.
* Mutsuzluğumuzun neredeyse tümü kendimizin başkalarıyla kıyaslamamızın sonucudur.
* Böbürlenme…Treni hareket ettiren düdüğü değildir.
* İnsanların seni ne denli ender düşündüklerini bilseydin, “Acaba hakkımda ne düşünüyorlar?” diye bu denli dertlenmezdin.
* Yapabileceğinin en iyisini yapıyorsan başarısızlık için endişelenmeye zamanın olmayacaktır.

Bu da annesinin kaleminden Yaprak’a bir öğüt olsun;

“İyi ve doğru insan olmak kendin dışında herkese sıkıntı veya zorluk vermektir. ‘Sıkıcı’ veya ‘zor’ olarak sıfatlandırılmak pahasına iyilik ve doğruluktan vazgeçme. Ama sakın unutma, eğer melek olsaydık kanatlarımız olurdu.”


28 Mart 2009 

YARATICILIĞIN SIRRI 

 

İnsan Kaynakları mesleğine girdiğim günden bu yana özellikle satış, pazarlama, üretim, ar-ge, iş geliştirme gibi bölümlerde en çok aranan niteliklerden biri “yaratıcılık” olduğunu gördüm. Yaratıcılık deyince herkesin aklına bilim adamları, mimarlar, tasarımcılar, sanatçılar gelir başta. Onlar işleri gereği olmayanı bulmak, tasarlamak gibi bir misyon yüklenmişlerdir hayatta. Sanki onların beyinleri diğerlerine göre daha özgürmüş gibi gelir belki büyük çoğunluğa. Oysa ki hepimizin beyinlerinde aynı yaratıcılık potansiyeli mevcuttur. Yaratıcılık niteliğini kullanmak isteyenler için tek yapılması gereken şey hayata baktığımız pencereyi biraz genişletmek, farklılaştırmak, eğitmektir.

Yaratıcılık niteliğinin kullanılabilmesi için bireyin algılarının gelişmesi, özgürleşmesinin yanında elbetteki bilgi düzeyinin de artması çok önemlidir. Herkesin bildiği “Dehanın yüzde doksan dokuzu çalışmak, gerisi yaratıcılık ile olur” sözü boşuna sarf edilmemiştir. Ama benim bu yazımın amacı size “Şöyle kitap okuyun, böyle kitap seçin” gibi tavsiyelerde bulunmak değil. Ben yaratıcılığın başlangıç noktası düşünmekten hareketle okuyucudaki yaratıcılık kıvılcımını ateşlemeye çalışacağım.

Düşünmek süreci içinde insanın kafasından birbiri ile ilgili, ilgisiz bir sürü kişi, nesne, durum geçer. İşte yaratıcılık bu hızlı düşünce akışı içinde birbiri ile hiç ilgisi yokmuş gibi görünen girdiler arasında beklenmedik ilişkiler görmek, alışılmadık bağlantılar kurabilmekte yatar. İşte size birbiri ile alakasız gibi görünen kişi, durum, nesneler ile beklenmedik, alışılmadık bağlantılar kurmak üzerine ufak bir egzersiz. Bu egzersiz için tek yapmanız gerek bir kağıt ve kalem almak. Aşağıda okuyacağınız ikili kümelerin her biri için üçer tane bağlantı kurun. Bu egzersizin “doğru” veya “yanlış” cevabı yok. Burada tümüyle kendi birikiminiz, algınız ve tabii ki yaratıcılığınız ile berabersiniz.

1. Einstein’ın saç modeli ve işiniz
2. Isaac Newton ve meyve
3. Işık hızı ve en sevdiğiniz kuzeniniz
4. Marlyn Monroe ve aya yolculuk
5. Çin seddi ve makarna

Düşünmek bağlantı kurmaktır. Yukarıdaki tür egzersizler, daha düzgün tanımlaması ile çağrışım oyunları, yaratıcılığı uyandırır ve aklı özgürleştirir. Rastlantısal görünen bağlantılar kurmak, sonsuz tematik aratırma kanalları açar ve kişiyi koşullu düşüncenin kısıtlayıcılığından kurtarır. Bu yapmış olduğunuz ve kendi başınıza da farklı ikililer oluşturarak devamını getirebileceğiniz basit egzersiz sizi hem eğlendirecek, hem de beyninizdeki blokajları yenmenizde size yardımcı olacaktır.

Örneğin ben ikinci madde “Isaac Newton ve meyve” için şunları yazmışım :

1. Isaac Newton meyvelerin renklerini, tatlarını, kokularını sayılar ile sembolize eder ve meyvelerin matematiksel karşılığından yola çıkarak, doğayı formulize ederdi. Meyveler onun en büyük esin kaynağıydı.
2. Isaac Newton küçükken çürük bir elma yemişti. Bu elmanın tadını hiç unutmadı. Geçerliliğini yitirmiş teoriler, köhneleşmiş düşünceler ona hep bu yediği çürük elmayı hatırlattı.
3. Isaac Newton kuzeni James’den nefret ederdi. Hayatında ilk defa karpuzu gördüğünde ilk aklına gelen şey “aman tanrım ne büyük şey, bu koca meyveyi havaya ne kadar bir kuvvetle fırlatırsam acaba aptal kuzemin James’in kafasına düşecek kadar ivmelenebilir?” oldu ve bu karpuz vakasından sonra F=ma formulunu buldu.


28 Mart 2009

SİNTRA PENA SARAYI 

Sintra trenle Lizbon‘a kırk dakika uzaklıkta yamaçta kurulmuş çok sevimili bir Portekiz kasabası. Yemyeşil doğası ve kıyıya kıyasla serin olan havası ile çok sıcak geçen yaz aylarında Lizbonluların uğrak yerlerinden biri. Benim Sintra’ya gitme ana nedenim ise kasabanın en yüksek tepesinde kurulmuş Pena Sarayı’nı gezebilmek idi. Saray Fas, gotik ve manuelin tarzlarının kombinasyonu Portekiz mimarisi romantik döneminin en tipik örneklerinden biri olarak kabul ediliyor. Ayrıca Orta Avrupa Schinkel saraylarınlarının ruhunu taşıdığı da vurgulanıyor. 1839′da kraliyet ailesinin yazlık sarayı olarak inşa edilen Pena, uzaktan çekilmiş fotoğrafından da anlaşılabileceği gibi kelimenin tam anlamıyla masallardan fırlamış hissini  uyandırıyor insanda. Sarayın içinde fotoğraf çekmek yasaktı ama dışında bolca görüntü alabildim.

Pena Sarayı’na minibüsle ulaşabileceğiniz gibi, nefis doğanın içinden yürümeyi de tercih edebilirsiniz. Ben elbette yürüdüm. İşte yürüyüş yolum ve giriş kapısından itibaren dış cephesiyle Pena  Sarayı…

(40 fotoğrafın maalesef hiçbirine ulaşamadım)


25 Mart 2006
FOTOĞRAFLARIM :))
24.04.1972 (doğumumun ertesi günü)
Babası ve kızı – 2 aylığım
Denize karşı bir başına… 
Modayı yakından takip ediyorum – Ayvalık 
Babam, anneannem Leman Batur, dedem Muhsin Batur, annem, ben ve Başak….yine kimin yaşgününü kutluyoruz ? 
Annem, kuzen Müjde, ablam Başak, büyükbabam Zeki Aral, büyükannem Sabiha Aral, kuzen Selda, ben
İzmir 1975, mutlu ve haylaz bir çocuktum
Biz Bahriyeliyiz…
(neden anne babalar kardeşleri bir örnek giydirmeye bayılır !?)
Bisiklet sevdası … İzmir 1976 (o bisiklet 2-3 yıl sonra kendisiyle birlikte dizlerimin Ankara’da paramparça olmasına, büyük modeliyse 25 yıl sonra İstanbul’da omuriliğimin sakatlanmasına neden olacaktı … ah ah. Medeniyetin iki sembolünden biri olan tekerlekle aram hep bozuk … diğeri ne mi? İletişim … birlikte buradayız.) 
Piknik …Beynam Ormanları…yıl 1979…yama desenli şortumu çok severdim. Bu yıllarda herkes beni erkek zannederdi. Annem saçlarımı hep kısa kestirirdi. Haylaz olduğum için herhalde diye düşünüyorum. Hiç “Benim saçım niye uzun değil?” diye de sormadım, bütün kızların uzundu… İlk defa saçımı üniversitede uzattım. 

1 Ocak 2007
2006’YI KAPATIRKEN

2005′den 2006′ya Aslı’nın evindeki harika ev partisi ile girmiştim. Aslı’nın ev sahipliğinde o kadar güzel bir yılbaşı geçirdim ki, o gecenin bereketi, olumlu, neşeli havası adeta bütün seneme yayıldı. Şimdi 2007′nin eşiğinden kafamı uzatıp baktığımda aynı hoşlukları görebilmeyi umut ediyorum, istiyorum.

2006′nın yüzde yüz bana ait olan en akılcı ve kalıcı ürünü tabii ki düzenli olarak yazdığım bloğumdur herhalde. Kimi zaman ‘çok mu sosyal hayattan uzaklaştırıyor’ diye beni kaygılandırsa bile, yazı yazarken ekran ve klavye başında geçirdiğim saatleri birçok şeye değişmem. Teknolojinin ve yaratıcı yazılımcıların insanoğluna en büyük hizmetlerinden birisi blog sayfalarıdır bence. İkincisi ise ‘youtube’ un öncülüğünü yaptığı görüntü dosyalarını paylaşıma açan web siteleri olsa gerek.

‘2006′yı Kapatırken” EVES EYES 2006′ya bıraktığım 300. ve son yazı olacak. 27 Aralık’tan başlayarak 31 Aralık gün sonuna kadar devam edeceğim yazımda yılı değerlendirmeyi düşünüyorum. Çoğunlukla iyiler, orta kıvamda kızgınlıklar, az da olsa üzüntülerimden bahsedeceğim.

Ocak ayında Amsterdam’la başlayan Madrid, Toledo, Lizbon, Dubrovnik, Venedik, Bari, Katakolon ile devam eden yurtdışı seyahatlerim sene boyunca en tatlı anılarımı içlerinde barındırıyor. Benim için gezilerimin en ortak yönü bol bol yürüyüş içermeleri ile sanat ve tarih dolu olmalarıydı.

Ocak – AMSTERDAM

Amsterdam’da internetten ayarladığım otelimin konumunun mükemmelliği gezimin çok olumlu başlamasını sağlamıştı. Aylardan Ocak olmasına rağmen ısının sokakta rahatça dolaşmaya imkan vermesi bir diğer hoşluktu. Amsterdam’a giderken kafamdaki tek şey Rembrandt’ın şaheserlerini görmek olduğu için ilk sabah gözümü Rijks Müzesinde açmıştım. “Neredeler, neredeler” diye deliler gibi müzede dolanıp hedefe ulaştığımda damarlarımdaki kanın akmayı kestiğini, dünyanın durduğunu ve sadece kalbimin attığını hissetmiştim. Gözlerim yaşarmıştı. Resimleri kollarımı açıp kucaklamak istedim teker teker ama sadece önlerinde sakince durdum, durdum durdum, ta ki yanımdaki Japon turist “Çekil kardeşim, izin ver de biraz biz bakalım” dercesine beni itene kadar. Rijks Müzesi’ne iki defa gittim. Yanındaki Van Gogh Müzesi harikaydı. Bu iki müzesinin yer aldığı caddede yer alan pırlanta satış merkezleri ise bir başka güzeldi. Voldenpark kocamandı, Heineken Deneyimi eğlenceliydi, Rembrandt’ın evi ilginç ve bilgi doluydu. Klasik Kanal turu şehrin mimarı dokusu bakımından çok aydınlatıcıydı, Kırmızı Fener Bölgesi bulması zor ama bir o kadar da “Hmmm” dedirttiriciydi. Dam Meydanı insana orada geçen tarihi olayları, yangınları hayal ettiriyordu, Amsterdam Tarihi Müzesi geç gittiğim için koşarcasına dolaştığım tek yerdi. Merkez istasyonunun karşıındaki kilisedeki pazar ayinini dinledim, sıkıldım, çıktım. Bisiklet parkını gördüğümde gözlerim yuvalarından fırladı. Anne Frank’ın evinden salya sümük ayrıldım. Çiçek, Eskiciler ve Peynir Pazarları çok cazipti. Şansıma denk geldiğim Endonezya Sergisi çok ama çok değişikti.

Katolik engizisyoncuların kullandıkları işkence yöntemlerini çeşitli mizansenlerle anlatan Korku Müzesi tüyler ürperticiydi. Mesela dilinizin ucundan demir bir maşa ile tutulduğunu düşünün. Sonra maşayı çeviriyorlar, dilinizi maşaya doluyorlar, doluyorlar sonra “tak” diye çekip dilinizi kopartıyorlar. Ama bu yetmiyor. Dilinizi gözünüzün önünde küçük parçalara bölüyorlar ve sonra onu size teker teker yediriyorlar. Ne harika değil mi ? Yani bunu anlatıcı kadın elinde maşa ile canlandırırken ben kontrolsüzce dilimi korumak istercesine ağzımı örtmüştüm… Peki bir insanın 3 metreye kadar uzayabildiğini biliyor muydunuz ? … ben bilmiyordum, uzatma sehpasını gördüm ve öğrendim. Ayak ve kollarınızdan sizi ters yönlere çeke çeke uzatıyorlar, uzatıyorlar, yavaş yavaş, kemirlerinizi birbirinden ayırıyorlar, deriniz esniyor esniyor ve ölmüyorsunuz, hergün azar azar… ya böyle… Katolikler de çok enteresan insanlar doğrusu … acayip bir bilim geliştirmişler. Bu adamlar -dindardı-, bu işleri din ve tanrı adına yapıyorlardı değil mi? …. Tövbe ya … acı bir şaka gibi … ve bu adamlar bize barbar diyor  … ama kabul etmeliyiz, bu adamlar yaptıklarını müze kurup anlatıyor, bizse gözümüzü tavana dikip “Yok biz yapmayız, biz de yoktur öyle şeyler” deyip bir çok gerçeği inkar ediyoruz.

Amsterdam’da çok isteyip gidemediğim tek müze şehir dışına taşındığı ve zamanım kalmadığı için Stedelijk oldu. Aklımda kalan ve göremediğim bir kaç yer daha var. Beş günün sonunda ‘bunları da bir sonraki gelişime bırakıyorum diyerek şehirden ayrıldım. Amsterdam’ı; karışık insan mozağini, barındırdığı zengin kültürünü, mimarı dokusunu, kuğu ve ördeklerini, ulaşım ağını çok sevdim.

Nisan – MADRİD – TOLEDO

Mart ayında odamda oturmuş çalışıken birden topluluk avukatımız Serap Hanım elinde broşurlerle içeri girdi, “Bak çok ucuz turlar var”. Madrid’e gitmek aklımda hiç yoktu. Ama fiyatın cazibesine hemen kapıldım. Mali İşlerden Kadriye’de hayatında hiç yurtdışına çıkmamıştı. Ona söyledim. İlk tereddüt etti sonra ”Peki” dedi ve 15 gün sonra biz kendimizi Madrid uçağında buluverdik. Turla gittiğimiz için otelimiz ve bazı programlar zaten belirlenmişti. İki yüz kusur kişilik Türk kafilesi olarak Madrid’e ulaştığımızda hava sıcak ama ülkede bayramdı ve hemen hemen heryer kapalıydı. 2 saatlik hızlı şehir turunda Plaza de Toros de Las Ventas ( arena), Palacio Real, Theatro real, Plaza MayorPlaza dela Milla, Almuneda Katedrali’ni dışarıdan gördük. Kötü şansımız, tur rehberi dünyanın en ilgisiz 3. kişisi seçilebilecek kadar illet bir adamdı. (ilk ikiyi tanımıyorum ve tanımakta istemiyorum). İlgisizliği ve umursamazlığı Toledo’da büyük krize neden oldu.

Otelimiz çok konforlu ama bir parça eski şehir bölgesinden uzaktı. Bizim Etiler gibi bir semtteydi diyebiliriz. Türk kafilesinden sadece 30-40′ı ile aynı oteldeydik. Kafilede yaşlılar vardı ve tur rehberi otele indikten 5 dakika sonra “Ben çok yorgunum, Güney Amerika uçağından daha yeni indim, herkes başının çaresine baksın” dedi ve yok oldu. Biz odamıza çıktık, yerleştik. Lobiye indiğimizde sabahın 10′unda gençlerin bir şekilde eski şehire yollarını bulmuş olduklarını ama yaşlıların ne yapacağını bilmez ve ürkmüş şekilde otelin lobisinde oturup kaldıklarını gördük. Çoğu İngilizce de bilmiyordu. Tabii bu manzarayı görünce ben Kadriye’ye “Sen rahatsız omazsan ben grubu bizimle şehire indireceğim” dedim. Kadriye’nin de ilk seyahati olduğu için çok heyecanlı ve tedirgindi. “Peki” dedi. Ben lobiden yaşlı tayfayı kaldırdım ve çok yakındaki metroya beraber yürüdük. Birçoğu daha önce hiç geniş bir metro ağına binmediği için çok heyecanlandı. Ben elimde bir harita, nereden aktarma yapacağız, nerede ineceğiz diye aranırken Kadriye’ye “Aman kaybolmasınlar, dağılmasınlar, dikkat et ” diyordum. Metrodan “Sol Maydanı” da yani şehrin Taksim Meydanı sayılabilecek yerinde indik. Dışarı bir çıktık … tanrım… Amerikalılar Irak’tan sonra Madrid’i işgal etmiş galiba… iğne atsa yere düşmeyecek maganda Amerikalı kalabalığı … rehber bir iyilik yapıp “Bugün sadece saray açıktır, orayı dolaşabilirsiniz” dediği için ben yine önde ve elimde harika saraya doğru yöneldim.

Eski sarayın yanması ile yapımı 1879′da biten Palacio Real, Fransız soyundan gelen kral V. Filipe’nin isteği ile içinde doğup büyüdüğü Versaille Sarayının mimarisinden örnek alınarak yapılmış. Fransizların İspanyoları “köylü” olarak nitelemeleri ve küçümsemelerinin nedenini sarayın dekorasyonunu gördükten sonra anladım. “Aman Yarabbi” diyorum, geri yorumu da okuyucuya bırakıyorum :). Yaşlı ekiple sarayı tam bir rehberlik yaparak dolaştım çünkü yazıların hepsi İngilizce olduğu için bütün odalarda ben yazıyı okudum sonra tercüme ettim. Bayağı yorucuydu doğrusu benim için. 2-3 saat içinde biten gezimiz sonrasında yaşlı grup da yoruldu. Çıkışta onları taksiye bindirdik, otele gönderdik. İsteyenler şehirde kaldı ama biz Kadriye ile onlardan ayrıldık çünkü artık herkesin ilk anki ürkeklikleri geçmişti.

Gezerken ben dersimi önceden çalıştığım için çok rahatımdır. Kadriye bana bunu ilerleyen günlerde  Valla sizin sayenizde İstanbul’da bile olmadığım kadar Madrid’de rahat dolaşıyorum. Acayip keyifliyim” demişti. Bu sözleri benim için büyük iltifattı doğrusu.

Saraydan sonra büyük Retiro Parkına gittik. O gün bayram olduğu için park ana baba günüydü. Satıcılar, palyaçolar, patenliler, çocuklar, gençler, yaşlılar … Parkta keşif amaclı bayağı yürüdükten sonra bir yerde oturmaya karar verdik. Güneş gözümüzü alıyordu, herkes cıvıl cıvıldı. Retiro Parkının büyük göletine bakan bir kafede göletteki kayıkları ve insanları seyrederek biralarımızı yudumladık. Oturduğumuzda ne kadar yorulduğumuzu farkedebildik. Orada herhalde 2 saati aşkın kalmışızdır. Sonrasında parktan çıktık, yemek yedik ve otelimizde gecenin geç bir vakdinde döndük.

Ertesi gün benim için mükemmeldi. Saat 10:00′da içine girdiğimiz Prado Müzesinde 5 saati aşkın kaldık. Kadriye sıkılıyor mu diye baktığımda, yorulsa da çok mutlu olduğunu gördüm. Ona bakmakta olduğumuz tablolar, rassamları, dönemleri hakkında bol bol bilgiler verdim. Kadriye bana o kadar harika bir seyahat arkadaşı oldu ki anlatamam. Çünkü saatler aktıkça Kadriye’yi müzede tutuyor olmak bana büyük suçluluk duygusu veriyordu ama ne zaman “istersen çıkabiliriz” desem ” yok, ben çok memnunum” cevabıyla beni hep rahatlattı. Müzenin geniş El Grego, Francisco de Goya, Francisco de Zurbaran, Peter Paul Rubens ve Hieronymus Bosch koleksiyonlarından büyülendim. Benimle 19 yaşımdan beri yatak odamı paylaşan Bosch’un ‘Garden Of Delighs’ ının orjinalini karşımda görünce yaşadığım duyguları anlatmama imkan yok. Ayrıca İtalyan Raffaello, Botticelli, Caravaggio, Tiziano, Tiepolo, Tintoretto’yu görmek harikaydı. Botino’nun The Turkish Ambassodor to the Court of Naples resmini görmek hoş bir sürprizdi. Van Dyck’a olan hayranlığım on, onbeş, yirmi kat arttı. Saat üçü geçerken Kadriye de, ben de hem açıkmış, hem de yorulmuştuk. Müzeden ayrıldık. Ama yemek yemek yerine Kadriye’yi kolundan tuttuğum gibi ” sen daha çok yemek yersin” deyip şehir turu yapan otobüslerden birinin içine resmen attım. İki katlı otobüsün tepesinde iki saat şehirin ana noktalarını dolaştık. Kadriye ilk anlamadı sonra “Ya bu çok iyiymiş” deyip bol bol fotoğraf çekmeye koyuldu. Ben de pişkin pişkin “Kadriye diyorum sana, gez benimle hayatını yaşa, biraz yorulursun ama her dakikan dolu dolu geçer” dedim. Sonra otobüsten indik ve otobüs durağında aç ama mutlu bir şekilde bayağı oturduk. Gördüklerimizi konuştuk, güldük … ve ikimizden biri diğerini yemeğe başlamadan önce kendimizi Plaza Major’a yemek için attık. Ben paella, Kadriye ızgara somon yedik. Şarabımızı içtik. Sürünerek hotelimize döndük.

Ertesi gün çok erkenden kalktık ve Toledo’ya gitmek üzere otobüsümüze bindik. Madrid’den 45 dakika uzakta olan Toledo üç tarafı nehir ile çevrelenen, yüksekçe bir tepe üzerinde kurulmuş, Madrid başkent olarak kabul edilmeden önce uzun süre kralların ve ressam El Groko’nun yaşamayı seçtiği, tarihini çok iyi korumuş bir şehir. Dar sokakları, görkemli Alkazarı hepimizi çok etkiledi. Toledo’da tek sevimsiz olay rehberimizdi. Şansımıza şimdi ismini unuttuğum katoliklerin bir bayram törenine denk geldik. Tören nedeniyle Toledo’da sokaklar (sonrasında Madrid’e döndüğümüzde aynı kutlamalar orada da yapılıyordu) dopdoluydu. O kalabalıkta bizim rehber birden yok oldu. Dar sokaklar arasında grup kontrolsüzce dağıldı. Biz Kadriye ile başka bir Türk rehberin grubuna takıldık. Onlarla beraber ama bir taraftan da ‘ya grupla buluşamazsak’ kaygısı ile yüzümüz asıldı. Gezdiğimiz hiçbir yerin keyfini tam almadık. Derken Toledo’da tek kalan sinagogun önünde bizim rehberi gördük. Bizden önce ona ulaşanlar avaz avaz bağırıyorlardı. Adam pişkindi, hiç oralı olmadı. Tüm grup toparlanana kadar telefonlar edildi, bekledik, bekledik … yani o süre içinde ben El Greko’nun evine de giderdim, Alkazar’a da. Herkesin yüzü asık Madrid’e saat 3 gibi geri döndük. Biz Kadriye ile Arte Reina Sofia Merkezi (Modern Sanat Müzesi) önünde otobüsten indik.

Arte Reina Sofia Merkezi tahmin edilebileceği gibi Picasso’nun ünlü İspanya iç savaşını eleştiren Guernica’sını bünyesinde tutmakta olan müze. Guernica’ya gelince … önünde kaç dakika durup en küçük noktasına kadar baktığımı söylemeyeyim. Müze çok katlı ve büyüktü. Kadriye rahat, güneş gören bir bankta oturmayı tercih etti. Ben de istediğim gibi Picasso’ları, Dali’leri ve diğer bir çok modern sanat edersini gezebildim. Bu arada her müzeden çıkışımızda aldığım kitapları taşıma işinden Kadriye’de sonunda nasibini aldı.

Arte Reina Sofia’dan çıkışta Thyssen Bornemisza Müzesi’ne gittik. Bu müze Thyssen Bornemisza ailesine ait 14. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar geniş bir yelpazedeki sanat eserlerine evsahipliği yapıyor. Koerbecke’den Jan van Eyck’a, Raffaello’dan Tiziano’ya Bruegel’den Van Dyck’a, Rubens’den Frans Hals’a, Goya’dan Degas’a, Manet, Monet, Renoir, Sisley, Toulouse-Lautrec, Cezanne,Picasso, Van Gogh’a benim kendim için hayal ettiğim tarzda bir özel koleksiyon :):) çok mütevaziyim… tanrım…:):)

Son günümüzde Botanik Parkına gittik. Bol bol fotoğraf çektik. Benim durmaksızın baygınlık getirecek kadar sıkıcı konuşup durduğum Madrid kamera çekimlerim maalesef bataryanın çabuk bitmesi nedeniyle çok düzensiz. (vah vah, çok üzüldüm İpek !!!! ) Son gün elimiz boş dönmeyelim diye ıvır zıvır kıvır alışverişi yaptık. Öğlen deniz mahsülleri fast foodcusunda inanılmaz bereketli ve lezzetli bir yemek yedik. Ben böyle bir fast food dükkanı açmak istiyorum. Acayip birşey. Kalamarlar, midyeler, ahtapotlar, hamsi tipi minik balıklar, okyanus balıkları küp küp, bira, mezeler…

Akşam uçağımıza bindik ve İstanbul’a döndük. Uçuşta yanıma korkunç bir adam oturdu. Kadriye gülmekten tuvalete kaçtı. 5 saat uçtuysak, adam 5 saat duraksızın konuştu. Ne yaptıysam susmadı. Yediğim yemeğe, içtiğim suya karıştı. Beni kuruttu. Hayat ışığımı söndürdü. Yitik ve umutsuzca bileklerimi kesmeye yeltenmiştim ki, iniş için kemerleri bağlama anonsu uçağın içinde duyuldu.

İşte Madrid seyahatimiz de böylece noktalandı. Şehirde göremediğimiz çok yer kaldı. Ama istersem yüz defa Madrid’de yolum düşsün, ilk günümü Prado Müzesinde geçireceğim kesin. Kraliyet ailesine ait olup, şu an devlete bağışlanmış bulunan Prado Müzesindeki geniş koleksiyonun İspanya için önemi maddi anlamdaki değerinin ötesinde yüzyıllarca İspanyol ressamlarına rehberlik etmiş olması. Seyahat etmenin hiç de kolay olmadığı özellikle 15-19. yüzyıllar arasında kraliyet ailesinin özenle topladığı parçalar İspanyol ressamların ayaklarına gelen bir hizmet aslında. 15,16,17. yüzyıllarda İtalyan, Flemenk ve Flaman resminin sanat dünyası üzerindeki hakimiyeti nedeniyle Avrupalı ressamlar bu ülkelere gidip yeni akımları, tarzları incelerlermiş. Örneğin Caravaggio’nun resme getirdiği insalcıl bakış açısı, hareket ve renk anlayışı kısa süre içinde bütün Avrupa’ya yayılmış, Flemenk ve Flamanlar’da dahil olmak üzere etkilemediği tek bir ressam bırakmamıştır. Avrupa’da bütün ressamlar sırf onu görebilmek için yüzyıllarca İtalya’ya taşınmıştır. Gerçekten de Caravaggio’nun resimlerindeki hem teknik, hem de estetik anlamdaki duygu, renk ve hareket yükünü başka hiçbir ressamda bulamazsınız. 16. yüzyılda çoğunlukla dini temalar ve portre üzerine gelişen Avrupa resimde Caravaggio adeta bir milattır. Ayrıca bu aşamada küçük bir not olarak şunu yazmak isterim: Avrupa’da din ile sanatın bu kadar iç içe büyümesi ve gelişmesi maalesef Müslümanlıkta yoktur. Sanat insanın ruhunu ve duygularına hitap eder. Sanat ile dini mesaj vermek çok akıllıca bir yoldur. Ancak İslam dini bu yolu putlaştırmamak adına Hz. peygamberin resmedilmemesi şeklindeki kuralı ile istemeden de olsa kapatmıştır. İslamda sanat, desen ve ilkçağlardan kalma minyatür tekniği dışında gelişememiş, toplumsal kültürün bir yapı taşı haline gelememiştir. İnsanlarımız yurt dışına çıktığında müzeleri değil, çarşı pazarı dolaşmayı tercih etmektedir çünkü sanat kavramı ve sanatsal bakış açısı genlerimizden adeta silinmiştir. Din ve sanat insan üzerinde ortak ana iki noktaya hizmet eder: Ruh ve duygular. Atatürk sanatın toplumsal mayadaki (duygusal ve ruhsal) öneminin farkında olduğundan “Sanatdan kopmuş bir toplumun yaşam damarlarından da biri kopmuştur” demiştir. Sanatla renklenmeyen, şenlenemeyen ruh, ya dine veya tam tersi olan dünyevi zevklere yönelir. … Ve işte size Türkiye’nin genel manzarası … dönüyoruz dolaşıyoruz Atatürk çok büyük adammış diyoruz.

Mayıs – LİZBON

Lizbon seyahat kararım nisan başında, bir öğlen iş yerinde yemek sonrası ekobilet.com’da dolaşırken gördüğüm THY’nın Lizbon’a 111 euro’ya kampanya ilanı sonrasında alınmıştır. Son iki yıldır nedenini bilmediğim bir takıntı şeklinde Lizbon seyahatlerini takip ediyordum. Tur operatörlerine telefon açıyor ve 3 günlük seyahatler için tek kişi farkı ile 700-800 euro’ya varan meblağların talebi sonrasında vazgeçiyordum. Lizbon seyahatinin uçak bileti ve 4 gecelik otel odası satınalımı için toplam harcadığım süre en fazla 10 dakika, harcadığım para ise 230 euro’dur. Bence en güzel gezi organizasyonları böyle spontan olanlardır. Ayrıca bu aşamada “Ben gidiyorum” dediğimde bana hiçbir zaman engel çıkarmayan, hatta geçen gün “Yok mu bu aralar seyahat?” diye soran ana bağlı olduğum Genel Müdürüm Samet Bey’e teşekkür borçluyum. Ankara Portekiz Büyükelçiliği’nde vize işlemlerimi takip eden ablam Başak’a da mersi mersi mersi …

THY’nın Lizbon kampanyasının turstik amaçlı pek de rağbet görmediği, uçakta toplam 20-25 kişinin bulunmasından, ki bunların çoğu da transfer amaçlı uçan yabancılardı, belliydi. Benim gibi gezmeye giden 4-5 kişi olduğunu tahmin ediyorum. İşin komiği bu 4-5 kişiden birisi benim dönemimden Kolejdendi. (arkadaş olmadığım ama bildiğim biri) Onu geç farkettim, yanında kız arkadaşı veya eşi vardı, konuşamadık ama selamlaştık. Boş uçakta canım sıkıldıkça yer değiştirdim. Çok eğlenceliydi. Elimdeki Lizbon kitabını karıştırdıktan sonra Alain De Button’umu okumaya devam ettim. Sabah erkenden başladığımız yolculuk Portekiz saati ile 11:00′de bitti. Alana indiğimizde çok heyecanlıydım. Küçük ve Atatürk Havaalanı gibi şehrin içinde sayılabilecek bir konumdaydı Portela Havalimanı. Alandan şehre inen otobüse atladım ve otelimin yakınında olduğunu tahmin ettiğim durakta indim.

Hava öyle sıcaktı ki şaşırdım kaldım. 29 derece ısıyı gösteren elektronik tabelayı görünce “Dilerim hep böyle gider” dedim içimden. Internetten ayarladığım oteli bulmam zor olmadı. Lizbon’nun en büyük meydanlarından Markiz Pombal’e açılan caddelerin birinden içeri doğru girip, ara sokaklara dalmam gerekti sadece. Yürürken Lizbon veya Portekiz adına ilk ilgimi çeken şeyle karşılaştım. Binaların dış kaplamaları. İnanılmaz derecede güzel çinilerle bezenmişti duvarlar boydan boya. Sonraki günlerde onlarca fotoğrafını çektim bu zarif dekorların.

Otel odam ufak ve temizdi. Camı yandaki apartmanda oturan bir ailenin mutfağına bakıyordu. Aile sabahtan başlıyordu bağırıp çağırmaya. Sağolsunlar alarm işlevi gördüler benim için sabahları. İtalyan ailelerini aratmıyorlardı. Ucuz otelde kalmanın kötü olabiliecek tek tarafı ortak tuvalet kullanmaktır. Ama ben bu konuda hep şanslı oluyorum. Belki bugüne kadar hiç kötü bir şey yaşamadığım için de tereddüt etmeden ucuz otellerde konaklayabiliyorum. Bu seferde banyo karşı kapıydı ve katta benden başka ya bir, ya iki doluydu. Ne zaman istesem banyomu yaptım, tuvaleti kullandım. Her şey temizdi. Zaten böyle seyahatlerde temizlik hastası olmak veya konaklamaya çok para vermek yersizdir …

Odama yerleştikten sonra üstümdeki fazlalığı çıkartıp kendimi Lizbon sokaklarına attım. Bu atışım özellikle çektiğim kamera görüntülerimden iyi takip edilebiliyor.:) Görüntülerde istisnasız konuşuyorum; binalara, trafiğe, etraftaki turistlere, havaya, … herşeye yorum getiriyorum, ne gerek varsa!. Dilin kemiği olmaya görsün …

Markiz Pombal Meydanından aşağı sahile doğru iki yanı büyük ağaçlarla bezenmiş Avenida da Liberdade (Özgürlük Bulvarı) den yürümeye başladım. Bulvar Praça Figueira ve büyük Rossio meydanlarına beni ulaştırdı. Bu birbirine açılan komşu meydanlardan daha da sahile inmek isterseniz kimisinde restauranlar, kimisinde satış dükkanları olan, kimisi dar, kimisi geniş, birbirine paralel cadde ve sokaklara giriyorsunuz. Turistler genellikle de bu ara cadde ve sokaklarda vakit geçiriyorlar. Bu caddelerin en genişi ve popüleri Rua Agusta ise ana meydan Praça do Comercio’ya açılıyor. Şehrin Triunfal ve Kral Jose I anısına yapılan büyük kapısı da zaten bu meydanda yer alıyor.Meydan da ayrıca 1755′de dikilen atlı Kral Jose I anıtı da yer alıyor.

Öğlenden sonra ben bu dokuyu keşfederken Eifel Kulesinin mimarı Gustave Eiffel’in öğrensici olan Raoul Menier du Ponsard tarafından yapılan Santa Justa Asansörü ile Lizbon’u tepeden görme imkanını buldum. “Hmmm” dedim. “Demek Lizbon’u önce böyle, sonra böyle, en son da böyle gezeceğim”. Bu tarifimden eminim siz de Lizbon’u nasıl gezmeniz gerektiğini -şıp- diye çıkardınız. :):):). Naz olsa hiç istifini bozmadan ciddiyetle sorardı: Pardon, nasıl çıkardık İpek ? … “-şıp- diye Naz” … :):):)

Asansörden inişte turistleri bıraktıkları nokta ve çıkış yolu benimle birlikte herkesi Ruinas do Carmo yani 1 Kasım 1755 büyük depreminden geriye kalan ve korunan sayılı tarihi eserden biri, gotik mimaride yapılmış olan Carmo Kilisesi’nin önüne çıkardı. Tepesi kapatılmamış, yıkık durumu ile halen içinde çeşitli törenler yapılan kilise gerçekten etkileyiciydi.

Çok düz yerlerde yürümekten sıkılmış olmalıyım ki, biraz tırmanmak üzere Lizbon’nun en eski mahallesi Alfama’ya yöneldim. Eski şehrin giriş kapısı olan Portas do Sol’de fotoğraf çektirdikten sonra Se Kadetrali ( şehrin en eski ve depremden oldukça fazla hasarla kurtulan yapılarından ), Igreja De Sao Vincente De Fora kilisesi, Santa Engracia Kilisesini gördüm. Maalesef meşhur Bit Pazarına denk gelemedim. Alfama gerçekten de şehrin en eski yüzlü, yıpranmış ama bir o kadar da sevimli bölgesi. Dar sokakları, sokağa taşmış esnafı, etrafta koşuşturan çocukları ile sımsıcak bir yer. Hatta o kadar sıcak ki ” aman da ne güzel” gevşekliğinde dolanırken kendimi dar sokaklar arasında, giderek ıssızlaşan ve kararan bir atmosferde kaybolmuş buldum. Nereden çıktığımı da yazayım bari … şehrin sanayi bölgesine ait limanından … pes mi demeliyim, yuh mu bilemiyorum

Ay ben bu hızla yazıyı 2006 sınırları içinde bitiremeyeceğim galiba. Birazdan NTV’de Yeniyıl Konseri başlayacak. İlerleyen saatlerde ise Tolga’ya yeniyıl partisine gideceğiz. Ben ne ara bitireceğim bu yazıyı. Daha iş var, konser, tiyatro, filmler var ve başka özel şeyler. Başka “özel şeyleri” yazmasam da olur. Ama diğerleri için birer başlık açmak isterdim doğrusu. Partiye gitmeyip yazı yazmaya devam edermişim !!! … işte böyle zamanlarda yazı yazmak çok daha cazip geliyor. Ama sonra kendi kendime diyorum ki “İpek yazı yazmak yarın da olabilir ama arkadaşların ile emsal bir vesile için kaç defa bir araya gelebilirsin?” … Ayşe aradı, 10:30 gibi çıkıyormuşuz. Kendi kendime tartışacağım bir konu kalmadı yani. Kaldığım yerden Lizbon’a devam edeyim bari.

Alfama’dan kendimi zor kurtarıp Rossio Meydanı’na çıktığımda açlıktan karnımda, beynimde, vücudumun bütün hücrelerinde ziller çalıyordu. Bu açlığa karşılık nereden bulduğum (aradım herhalde) belirsiz abuk subuk bir çorba içtim. Çorbayı içerken içinde ne olduğunu keşfetmeye çalışmak adeta açlığımı bana unutturdu. Sonrasında kendimi yakınlardaki orta büyüklükteki bir markete attım. Aaaa bu arada şunu da mutlaka yazmalıyım. Benim gezdiğim yerlerdeki en büyük zevklerimden biri market dolaşmaktır. Bir toplumun ne olduğunu anlamanın en kestirme yolu midelerine giden şeyleri araştırmaktır. Bütün dünyanın artık birbirine benzemesinin, kültürlerin yakınlaşmasının en büyük nedenlerinden biri artık herkesin çok ortak besin maddelerini tüketmeleridir. Marketler ise bölgesel olarak yaşanan değişikliklere en yalın yaklaşımı getirir. Portekizlilerin bol bol, pek de iyi kokmayan, tuzlanmış büyük okyanus balığı yemeyi sevdiği gördükten sonra kendime Joao Portugal Ramos marka Douro yöresi üzümlerinden yapılmış iyi bir kırmızı portekiz şarabını seçerek (elimdeki kitap öyle diyordu) ve basit tuzlu krakerler alarak evime, ay pardon otelime yollandım.

Lizbon’daki ilk tam günüm saat 09:00′da otelimden aç bir şekilde çıkmam ile başladı. Yine Markiz Pombal Meydanına çıktım ve Özgürlük Bulvarından aşağı yürüdüm. Kendimi gördüğüm ilk kahve dükkanının içine attım. Fırınlanmış kremalı tart ile sütlü kahvemi içtim. Açıldım. Yüzüm gülmeye başladı. İkinci gün için ilk planım şehrin tek tepesine kurulu olan San Jorge Kalesini ziyaret etmekti. Bayağı tırmadım, ama hava ve tırmanış yolu güzeldi ki kalenin kapısına nasıl vardığımı pek anlayamadım. Kale manzara bakımından mükemmeldi, bütün şehre hakimdi. Kale içinde bir büyük hatam oldu; nereye gittiğini kestiremediğim merdivenlerden aşağı inmeye karar verdim. Sağduyum “Neden buradan kimse inmiyor veya çıkmıyor” diye beni sorgulamadı değil. Herneyse, merdivenlerden indim, indim. Ne mi oldu ? …Vardığım uç noktanın hiç bir yere açılmadını ve gerisin geriye merdivenleri tırmanmak zorunda kalacağımı gördüm. Ellerimi belime koydum ve boş boş bir indiğim basamaklara, bir de yanında durduğum surların en aşağılarına baktım. İşte o sırada tek soru kafamdan geçti “Acaba şuradan kendimi aşağı atsam, benim gibi bir sersem ile daha örtüşen bir hareket olmaz mı ?”

devam edeceğim. 31 Aralık itibariyle bitmedi…. tebrikler İpek

(24.09.2023 ….. Bu yazı başka pek çok yazım gibi bitmemiş. 2006 yılı gezmek açısından çok bereketli bir yıl olmuştu. 2007’de ise hayatım komple değişti. Evlendim ve kızım Yaprak doğdu. Ya geziler … 2006’ya göre azalsa bile hem yurt dışı hem de özellikle yurt içini güzel gezdim. Gezmek, bilmediğim yerleri görmek, farklı frekansları hissetmek bana ilaç gibi geliyor)  

19 Nisan 2009 

İPEK YOLU

Kırmızı çizgi – ana ipekyolu / sarı çizgi – avrasya stepleri yolu / mavi çizgi – ana bağlantı yolları

Dünyanın önde gelen iki medeniyeti olan Roma ve Çin arasında coğrafi anlamda büyük bir mesafe vardı. Çin’in batısıyla ona en yakın Karadeniz limanları arasındaki kara yolu bile dünyadaki en uzun mesafeydi. Dağlar, platolar, taşlık ovalar, tuzlu çöller, coşkun ırmaklar ve devasa bataklıklar bu ikisini birbirinden ayırıyordu. Mallar, tüccardan tüccara, pazarlardan başka pazarlara el değiştirdiğinden uzun konvoylar halindeki atlar veya develerin sırtında taşınıyor ve bu yol kesintisiz bir yol biçimde değil bayrak yarışı gibi ilerliyordu.

Doğudan en sık taşınan mal, ipekti. Roma ve İskenderiye’nin zenginleri ipek giysiler giymek istiyorladı ve uzun zaman boyunca Çin tek ipek üreticisiydi. Küçük ipekböcekleri, Çin’deki milyonlarca dut ağacının yapraklarıyla beslenerek yalnızca 45 gün yaşayabiliyorlardı. Ancak bu kısacık hayatı boyunca her bir ipekböceği incecik iplerden oluşan kozalar yapıyor ve bu kozalar açıldığında 900 metre uzunluğunda bir ip elde edilebiliyordu. Bu ince teller, Çin’in pek çok yerinde elle işlenerek ipliğe dönüştürülüyordu.

İpek, mucizevi bir ip ürünüydü. Hafif, yırtılmadan kolayca birbirinden ayrılabilen, mor gibi parlak renklere boyanabilen, dokunuşu yumuşak olan ipek, onu giyebilen az sayıdaki Romalının hayranlığını kazanıyordu. Pahalı olduğundan Çin’de sıradan insanlar tarafından kullanılamıyor, Akdeniz’e getirildiğinde daha da pahalı oluyor ve Roma’ya vardığında lüks bir mal larak değerlendiriliyordu.

İpekböceği, yorulmak bilmeyen ve üretken bir böcek olduğundan diğer ülkelerden bazı tüccarların da peşine düştüğü bir türdü. Bazen Hindistan’a kaçırılarak düşük kaliteli ipek kumaşları yapılıyordu. İpekböcekleri daha sonraları Sicilya ve Fransa’ya götürülse de Çinli ustaların becerileri ve yöntemleri aynı şekilde taşınamadı, en kaliteli ipek Çin’de üretimeye devam etti.

Çin’in ekonomik hayatı o kadar ilerlemiş ve çeşitlenmişti ki Batıdan gelen ürünlere fazla ihtiyaç duyulmuyordu. Ancak Mısır ve Lübnan’da üretilen ve develerin horgüçlerinde taşınması çok zor olsa da ticaret yollarıyla tüm Asya’yı dolaşan ince camdan yapılan bazı ürünleri memnuniyetle alıyorlardı. Camın yanısıra Çin’in diğer ülkelerden aldığı ürünler arasında yün ve benzeri kumaşlar ve değerli metaller de bulunuyordu.

İpek yolu boyunca yalnızca ipek değil Batı’nın hayranlıkla baktığı başka ürünler de taşınıyordu. Tıpta kullanılan değerli bitkiler olan ravent ve tarçın da Çin’den geliyordu. Daha önemli olanlarsa tohum ve canlı bitkilerdi. Çin, yüzyıllar boyunca diğer ülkelerin ondan tohum ve bitki ödünç aldığı bir ülke olageldi. İlk olarak Çin’de ekilen şeftali ve armut ağaçları, milattan sonra ikinci yüzyılda Hindistan’a getirildi.

Portakalın ilk olarak yetiştirildiği ve orkide sahiplerinin zengin olduğu ilk yer de Çin’di. Portakal ağacı yalnızca meyveleri nedeniyle değil ok ve yay yapımında kullanılan ağacı nedeniyle de tercih ediliyordu. İsa’dan hemen önce Çin’deki portakal ve limon ağaçları, Hindistan’dan Kızıl Deniz’e uzanan deniz yoluyla Ortadoğu’ya getirildi. Zira M.S. 79 yılında volkanik küllerin altında kalan Pompei şehrindeki bir mozaikte portakal ağacı figürlerine rastlandı.

Kaynak : A Very Short Story Of The World – Geoffrey Blainey

19 Nisan 2009

GEORGE BERNARD SHAW DÜŞÜNDÜRÜRSE

Benim kafamı dinlendirmek üzere seçtiğim yollardan biri yazar, filozof, devlet adamı, sanatçılara ait güzel, düşündürücü sözleri okumaktır. Bu sözlerden birçoğu da 1925 yılında Nobel Edebiyat Ödülünü alan George Bernard Shaw’a ait. Ben de kendi kendime ‘Madem bu adamın düşüncelerini çok seviyorsun, neden onun hakkında birkaç kelime yazmıyorsun!’ diye düşündüm.

George Bernard Shaw’u kısaca İrlandalı oyun yazarı, romancı, eleştirmen, denemeci olarak tanımlayabiliriz. Shaw, 26 Temmuz 1856′da Dublin’de doğmuş, 2 Kasım 1950′de İngiltere’de ölmüş. Annesinin bir müzik öğretmeni oluşu sayesinde gelişen büyük müzik sevgisi, onun ileri yaşlarında iyi bir müzik eleştirmeni olmasını sağlamış. 1876′da annesiyle birlikte göç ettiği İngiltere’de British Museum’un kütüphanesinde kendisini geliştirmiş ve romanları ile adını duyurmaya çalışmış. Eserlerinde gününün kalıplaşmış değerlerini her zaman kuşkuyla karşılamış, aykırı ve alaycı tavrıyla kof düşünceleri çekinmeden gözler önüne sermiş. İlginç kişiliği onun uluslararası boyutta da merakla izlenen bir bilge sayılması ve güncelliğini korumasını sağlamış. O insanların akıllarını kullanarak daha mutlu bir dünya yaratabileceklerini anlatmaya çalışmış hep. Duyguyu ihmal etmeden düşünce öğesini öne çıkarmak istemiş ve öğrenmeyle eğlenmeyi ustaca bağdaştırmış.

İşte size George Bernard Shaw’un bazı sevdiğim sözleri :

“Yalancının cezası, kimsenin kendisine inanmayışı değil, kendisinin kimseye inanmayışıdır.”

“İnsanlar tecrübeleri nispetinde değil, tecrübelerinden aldıkları dersler nispetinde olgundur.”

“Susmanın kudretine inanıyorum. Bu mevzu üzerine saatlerce konuşabilirim.”

“Yaşlanmadan akıllanmayı çok isterdim.”

“Özgürlük sorumluluk demektir. Bu neden birçok insanın ondan neden korktuğunu açıklıyor.”

“Sen aksini iddia etmediğin sürece, hiç kimse sana birşeyler anlatamaz.”

“Yanlışlık fare deliğinden geçer, doğruluk kapılardan sığmaz.”

“Dürüst insan sadece gerçeği söyler, akıllı insan ise yanlız zamanında.”

“Çok dinlememiz ve az konuşmamız için, ,k, kulağımız ve bir dilimiz var.”

“Dünyada değişiklik yapmakta başarılı olanlar, değişikliğe kendilerinden başlayanlardır.”

“Bilgi paraya benzer, kazandıkça tutkuya dönüşür, ancak bu iyi bir tutkudur.”

“Eğer yürüdüğünüz yolda güçlük ve engel yoksa, bilin ki o yol sizi bir yere ulaştırmaz.”

“Akıllı insan aklını kullanır, daha akıllı insansa başkalarının aklını da kullanır.”

“Aklın sakıncası insanı sürekli olarak bir şeyler öğrenmeye zorlamasıdır.Ahlak duygumuz ihtiraslarımızı kontrol eder.”

“Beden er geç bıkkınlık verir insana. Düşünceden başka hiçbir şey güzel ve ilginç kalmaz. Çünkü düşüncedir gerçek yaşam…. Filozoflar yüz mucize görür bir günde; bilgisizler ve düşüncesizler ise günlük işlerden, alışılmış uğraşlardan başka birşey göremezler …”

“Her şey üstüne düşünmeye alıştırın kendinizi; ama gerçekte olduğu gibi düşünün, söylendiği gibi değil!”

“Siz var olan şeyleri görür ve şöyle dersiniz: Neden? Ama ben olmayan şeyleri hayal ederim ve derim ki : Neden olmasın?”

“Yaşamımız yaşadıklarımızla değil, beklentilerimizle şekillenir.”

“Hiç düş kırıklığına uğramayanlar, hiç umut beslememiş olanlardır.”

“Her kelimeyi bir şekille anlatan Çinçede ‘risk’ iki şekil yanyana getirilerek yazılır : Tehlike ve fırsat!”

“Yaptığım on şeyden dokuzunun başarısızlıkla sonuçlandığını gördüm gençken. Başarısız olmak istemiyordum, onun için ben de on kat daha çok çalıştım.”

“Hepimiz bir kere daha doğmalıyız, sonra bir daha ve bir daha …”

“Bu dünyada ilerleyen kişiler, kollarını sıvayıp istedikleri ortamı arayan, bulamayınca da yaratan kişilerdir.”

“Kötülük yapmamış kişi iyilik yapamaz; hata yapmamış kişi hiçbir şey yapamaz.”

“Gerçeğin hakkını sadece hatalar verir.”

“İnsanlar tecrübeleri kadar değil, tecrübe kapasiteleri kadar bilgedir.”

“Deneyimden daha güçlü bir öğretmen yoktur ama öğrenme isteği bulunmadıkça deneyimden birşey öğrenilmez.”

“Sorun çaresizlik değil, isteksizliktir. İsteksiziz çünkü çocukken bize uygulanan ilk şey içimizdeki isteği öldürmektir.”

“Attığınız tokada karşılık vermeyen kişiden sakının; o hem sizi bağışlamaz hem de kendinizi bağışlamanıza olanak sağlamaz.”

Kaynak :  Life and Personality of Bernard Shaw-H.Pearson

 


12 Nisan 2009 

ALEXIS DOS SANTOS’UN DAĞINIK YATAKLAR FİLMİ ÜZERİNE

28. İstanbul Film Festivali kapsamında geçen gece Ayşe Musal ile Alexis Dos Santos’un yazıp yönettiği ve bir de ufak rol aldığı “Dağınık Yataklar – Unmade Beds” filmine gittik. Başrollerini Fernando Tielve (Axl), Déborah François (Vera), Michiel Huisman (xRay Man), Iddo Goldberg (Mike), Richard Lintern (Anthony Hemmings), Katia Winter (Hannah), Leonardo Brzezicki (Lucas), Alexis Dos Santos (Alejo), Lucy Tillet (Lucy), Al Weaver (Kevin)  paylaştıkları film beni 1990′lı yılların başına götürdü; 20′li yaşların başına.

Komedi/drama türündeki 2,5 milyon dolar bütçeli film kısaca, Londra’da farklı arayışlar içinde olan İspanyol Axl ve Belçikalı Vera’nın hikayesini anlatıyor. İki gencin ayrı hikayeleri içinde yaşanan dostluklar, aşklar, mutsuzluklar, heyecanlar ve kimlik arayışları, geceleri takıldıkları ve para vermeden birer yatak edindikleri ambardan bozma gece klübünde çakışıyor. Axl yıllar önce onu terkeden babasını bularak onunla yüzleşmek istiyor. Vera ise hüzünle biten bir aşkın ardından karşısına çıkan çekici yabancı adamla bir çeşit aşk oyunu oynamaya başlıyor. Filmin temposunu ayarlayan, izleyiciyi her an tetikte tutan kıvam arttırıcı unsur ise hikaye için seçilmiş mükemmel müzikler.

Farklı kültürlerden insanların birbirleriyle son derece yalın ve özgürce yaşadığı aşk, dostluk, seks ilişkileri Türk insanının henüz fazla paralellik kuramayacağı bir seviyede. Bizler için marjinal sayılabilecek olan bu hayat tarzını beyaz perdede izlerken doğrusu ben büyük keyif aldım. Ama “Sen hayatının o dönemlerinde bir süreliğine böyle yaşayabilir miydin? diye soracak olursanız, direkt “Hayır” cevabını verirdim. Ben sanırım zihinsel olarak ne kadar özgür olmak için çabalasam da, belirli standartlarımdan vazgeçemem.

Filmin en hoşuma giden tarafı ‘tazeliği, hafifliği ve zorlamadan’ akışıydı. İnsanlar birbirlerinin üstünde baskı kurmuyor, iktidar olmaya çalışmıyor, kadın-erkek ayrımı yapılmıyordu. İki gencin de hayatlarına dair özlemleri vardı ve bu özlemler peşinden özgürce gidebiliyorlardı. Hatta Axl’ın babasıyla yüzleştikten sonra bu özgürlükten vazgeçmek üzerine kendi kendine yaptığı sorgulamada, yatağının dağınık kalmasını tercih etti.

Sözün özü “Dağınık Yataklar” belki bir süreliğine, belki de ömür boyu ‘kendisini bulmak, sevgiyi, dostluğu, aşkı yaşamak’ için yataklarının dağınık kalmasını seçen Avrupalı gençlerin filmi, görmek şansı olanlar kaçırmasınlar. Sinema salonundan çıkarken Ayşe’ye eğer film müziklerinin bir albümü çıkarsa mutlaka almam gerektiğini söyledim, şimdi de arayıştayım …


8 Şubat 2008

İLK ŞARKI

Bugün çok nefis birşey oldu. Ben evde sesli olarak Beatles‘ın ‘I wanna hold your hand’ şarkısını söylüyordum. Yaprak’da yanımda yatıyordu. Şarkının nakaratında birden Yaprak’da bana aynı tonda sesi ile eşlik etmeye başladı. Yanlış mı duyuyorum diye nakaratı birkaç defa tekrarladım. Yaprak yine aynı sesi benimle birlikte çıkarmaya devam etti. Benim kızım ne güzel şarkı söylermiş diye sevincimi gösterince de, kocaman bir mutuluk çığlığı attı. Evet, kızımın ilk “fan”ı olduğu grup Beatles, fena bir başlangıç değil, değil mi? Aferim benim kızıma :) Bebekler her bir gün o kadar hızlı büyüyor ki, insanın nutku tutuluyor …

(bu yazımda 14 aylık Yaprak’ı şarkı söylerken çekmiştim. Ancak şu anda videoyu yayına tekrar alamıyorum. Çok üzücü 🙁 )


5 Kasım 2007

SEVDA SÖZLERİ – CEMAL SÜREYYA

*

ÖNCELEYİN
Önce ellerin vardı yalnızlığımla benim aramda
Sonra birden kapılar açılıverdi ardına kadar
Sonra yüzün onun ardından gözlerin dudakların
Sonra her şey çıkıp geldi

Bir korkusuzluk aldı yürüdü çevremizde
Sen çıkardın utancını duvara astın
Ben masanın üstüne kodum kuralları
Her şey işte böyle oldu önce

*

GAZEL
Ben nice gözle nice denizle nice gazelle
Rimle gördün rimle bildim rimle yaşadım seni

Sen ne iydin güzeldiysen de çirkindiysen de
Kocan ne iydi sonra Niyde ilinden gökyüzleri

Sonra ilk çağlar savaşlarında para ve Babil
Dilber derebeyleri haraca bağlayan aşkımızı ekmeğimizi

Sonra bulunmaz hint kumaşı lafbilirliğindi
Beni yüzyıllık kümesine dadandıran tilki

Tüy aldım ki evrende kalkıp gitmeleri özetliyorsun
Seni bilmek ne uzun kelime ne acaip ilgi

Ama ben nice göz nice deniz nice gazel
Lerimle gördüm lerimle bildim lerimle becerdim o işi

*

TÜRKÜ
Bir kitap düştü yanan bankadan
Kaptım hemen eve koştum
Sayrılıklar yapıtı ki baştan sona
Bağ bahçe tutkusuyla okudum

Masalın sonunu bekliyorum şimdi
Herkes toplanacak bir odada

Şimdi sen varsın gidiyoruz
Şu genç kız dizini dayanış
Şöförün ensesine
Aslında o götürüyor bizi

Dolmuşta sekiz kişi
Oyuncaklar gibiyiz

Sanmasınlar inanmıyorum
Elbet inanıyorum tanrıya
Herkesin kendi tanrısı var
Sen ölünce o da ölüyor.

*

ŞARAP
Saat on ikiden sonra,
Bütün içkiler,
Şaraptır.

*

ÜSTÜ KALSIN
Ölüyorum tanrım
Bu da oldu işte.

Her ölüm erken ölümdür
Biliyorum tanrım.

Ama, ayrıca, aldığın şu hayat
Fena değildir ..

Üstü kalsın ..

*

(25.09.2023 – Cemal Süreyya’nın beş nefesimi kesen şiir. Önceleyin için içim erir)