AKADEMİK ÇALIŞMALARIM

Bu sayfada Bahçeşehir Üniversitesi’nde yapmakta olduğum Küresel Siyaset ve Uluslararası İlişkiler yüksek lisansımda hazırlamış olduğum ödev ve makalelerimi okuyabilirsiniz.

  1. Dönem Dersleri 

Karşılaştırmalı Siyaset – Sabri Sayarı, Hasret Dikici Bilgin
Karşılaştırmalı Siyaset ve Yönetim Sistemleri – John McCormick

Çeşitli yerli ve yabancı makaleler

Türk Dış Politikası – Editör: Baskın Oran / Cilt I-II-III
Uluslararası Politika ve Dış Politika Analizi – Faruk Sönmezoğlu
Türk Dış Politikası Tarihi – Prof Dr. Fahir Armaoğlu
İkinci Dünya Savaşında Türk Diplomasisi – Nezihe Selcen Korkmazcan

Kritik Güvenlik Çalışmaları – Columba Peoplea, Nick Vaughan-Williams
Çatışma, Güvenlik ve Gelişim – Paul Jackson, Danielle Beswick
Güvenlik Çalışmalarına Giriş – Paul Willams, Matt McDonald


1. Dönem, 4. Hafta / Uluslararası Göçün Siyaset Teorisi / Haftalık Tartışma Analizi Ödevi

Açık Sınırlar ve Eleştirileri

21.yüzyılın en sıcak, zorlu ve çok boyutlu sorunlarından biri olan uluslararası göç, insani ve ahlaki boyutunun kırılganlığı yanında, devletlerin ulusal güvenlik hassasiyetini de her geçen gün arttırmaktadır. Bu çerçevede göçe maruz kalan hedef devletlerin açık veya kapalı sınır politikalarından hangisini tercih edebileceğine yönelik siyaset felsefecileri farklı argümanlar geliştirmektedir.

Açık sınırları savunan düşünürler zor durumdaki bütün göçmenlere sınırların koşulsuz açılmasının bir temel insani hak, özgürlük, öncelik ve adalet konusu olduğunu savunmaktadır. Çünkü örneğin küresel eşitlikçi Charles Beitz’e göre adalet ve eşitlik, kişilerin yaşamak istedikleri yerlere gidebilme ve orada yaşayabilme özgürlüğü ile başlar. Micheal Blake, Mattias Risse’yle birlikte yazdığı makalede, bugünkü devletin sınır güvenliğini sağlaması ne kadar görevi ise, yardıma muhtaç göçmenlere sınırlarını açmasını da ahlaki ödevi olarak tanımlar. Kukathas (2005) sınır kontrollerinin özgürlük kavramıyla çeliştiğini söyler ve bu konuda eşitliği savunmazsak özgürlüğün bazılarının sahip olduğu bir ayrıcalık haline geleceğini savunur.

Liberal eşitlikçi adalet düşünürlerin bir bölümü de kapalı sınırlar yaklaşımıyla, devletin siyasi bakımdan kendi kaderini tayin hakkı (political self determination) olduğunu söylerler. Devletlerin kimlerle birlik oluşturacakları ve kimleri dışarıda bırakacaklarına dair karar verme yetki ve hakları vardır. Dolayısıyla devletler vatandaşlarını korumak amacıyla, öngörülmemiş ve kotasız göç dalgalarına sınırların kapatılması uygulamasına gidebilirler. Bu kapatma tercihi ulusal seviyede güvenlik, kültür, refah ve kaynakların korunması, liberal demokrasinin zarar görmemesi, emeğin ucuzlamaması vb olası sorunları engellemek için yapılır. Micheal Walzer (1983), David Miller(2005) ve Christopher Wellmann(2019) gibi düşünürler konu uluslararası göç olunca yaşam hakkının önceliği, özgürlükler, liberal eşitlik ve çoğulculuk gibi liberal değerlere mesafe koyarlar.

Örneğin Wellmann (2008) sınırların yanlızca göçmenlere değil, mültecilere de kapatılmasını savunur. Çünkü devletin “birlik kurma özgürlüğü”(freedom of asssociation) kapsamında kimi dışarıda bırakıp, kimi göçmen, kimi vatandaş kabul edeceğine karar verme yetkisi vardır. Wellmann (1996)’a göre devletin doğal samaritan ödevi, kendisine çok yük bindirmeyecek, çok güç durumdaki, acil desteğe ihtiyacı olan kişilere yardım etmektir. Dolayısıyla sınırları açmak yardımın bir yoludur ama tek yolu değildir. Özellikle zengin devletler yoksul devletlerin halklarına maddi yardım yaparak veya zulme karşı askeri müdahalede bulunarak yardım edebilirler. Yardımlarını sınırlarının dışına taşıyarak ahlaki sorumluluklarından kurtulabilirler. Wellmann, devletin yardım ödevini eşitlikçilikle de temellendirmez. Eşit koşullarda doğmamış insanlar arasındaki eşitsizlik başta şansa dayanmaktadır ancak şansa bağlı eşitsizlikleri törpülemek devlet kurumları ve vergi verenler için çok maliyetlidir. Ayrıca Wellman kişilerin ve devletlerin zenginliklerinin şanstan çok, sıkı çalışmayla ilgili olduğunu düşünür.(2008) Wellmann’ın işaret ettiği bir diğer konu da şansa bağlı eşitsizlikten daha kötü olanın eşitsizliğin tahakküm ve baskıya neden olmasıdır. Yan yana yaşayan zengin ile yoksulun yaşamları birbirini etkiler ve aralarındaki eşitsiz ilişki tahakküme yol açabilir (2008)

Diğer bir düşünür Thomas Pogge de sınırları açmadan, sınırların dışına yardım götürme taraftarıdır. Bu uygulama vatandaşlar tarafından daha kabul edilebilir bir yaklaşımdır. Vatandaşlar bu yolla göçmenlere düşmanlık beslemezler. Pogge dünya düzeninin şu anki halinden dünya düzenini kontrol eden zengin devletleri sorumlu tutar ve isteseler bitirebilecekleri sorunlar için derhal harekete geçmeleri gerektiğini vurgular. Ona göre zenginlikler zenginliklerinin bir kısmını yoksullara aktarmaya razı olurlarsa göçü durdurabilecek bir finansal denge oluşabilir. Göçün finansmanı konusunda dünya üzerindeki kaynakların kullanımı ve işletilmesinden kar payı aktarımını da teklif eder. Pogge’a göre doğrudan para aktarımının çözüm olmadığı durumlarda yoksul bölgelerdeki halklara nüfus planlaması, temel eğitim, bulaşıcı hastalıklarla mücadele, temiz su kaynaklarına ulaşım ve benzeri konularda uluslararası örgütler aracılığıyla destek verilmelidir. (1997)

Kibar (2020), Pogge’un ‘göç etmek için yola çıkmış insanları içeri almak geride kalanlar için çözüm olmaz’ ve ‘yasal veya yasal olmayan yollarla gelenlerin aslında en kötü durumdakiler olmadığı’ argümanlarına katılmaktadır. Göç edebilenler göç yolundaki masrafları karşılayabilen “Üçüncü Dünya Elitleri”dir. Her ne kadar son dönemde görüntü biraz farklılaşsa da, geride kalarak yaşam mücadelesi verenlerin sorunlarında hiçbir farklılaşma olmamaktadır. Ayrıca göç edebilme maddi imkanlarına sahip olan ‘elitlerin’ süreçte mafyatik örgütlerin eline düşme, açlık, yoksulluk, kötü barınma koşulları, organ ticareti, ayrımcılık, emek sömürüsü vb. gibi farklı boyutlarda hayati tehlikelere maruz kalma durumu söz konusudur.

Sınırların kapalı olması zemininde buluşan Whitman ve Pogge zengin devletlerin göç noktasına gelmeden ve değişik baskılar altındaki tüm yoksul devletlere yardım etmesinin bir ödev olduğunu belirtir. Ancak bu aşamada Whitman, liberter hayat görüşü doğrultusunda şansa bağlı eşitsizliklerin giderilmesini ve çok uluslu şirketlerin dünyayı yoksullaştırmadaki payını hesaba katmaz. Tahakkümü emperyal ilişkilerden ve kapitalist düzenden bağımsız ele alır. Shelley Wilcox, Whitmann’ın bu azımsamacı yaklaşımını eleştirir. İnsan ilişkileri sosyal konumların yapısal ilişkilerinden kaynaklanır ve devletler sınırları açmadan dışarıdan yardım ederek eşitlikçi ödevlerinden kurtulamaz, ilişkisel eşitlikçilik sınırları açmayı gerektirir. Kibar (2020) Pogge’un tahakküme yaklaşımını Whitman’a göre daha somut bulur.

Kibar (2020), makalesinde açık sınır mı, kapalı sınır mı sorusunun cevabını siyaset felsefecilerinin açtığı cephelerin ötesine taşımakta ve dikkatimizi küresel tahakküm/zorbalık ilişkilerine ve tahakkümle mücadeleye çekmek istemektedir. Çünkü mevcut yaklaşımlar içerideki ve dışarıdaki tahakküme gerektiği kadar vurgu yapmamaktadır. Düşünürler savaşların, kıtlığın, küresel ve ulusal ölçekteki eşitsizliklere göndermede bulunmadan, salt açık sınır, kapalı sınır tartışması yapmakta, göçün neden olduğu yeni tahakküm ilişkilerini ele almayı ihmal etmektedirler.

Açık sınır, kapalı sınır tartışmasında günümüzde sınır yönetimi ve uluslararası göç politikalarının dinamikliği açısından Türkiye incelenmek için en ideal ülkelerden biridir. Bütün dünya devletleri gibi, vatandaşlarının ortak idealleri ve ortak davranışlarından oluşan bir değerler topluluğu (vatandaşların ahlaki, ulusal, kültürel, sosyal, yasal, ekonomik, politik özellikleri, “biz” olmak hali) olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ulusal sınırlarının güvenliği ve göçmen işçilerin statüsü konularında sürekli dinamik politikalar üretmektedir.

Efe (2020), uluslararası göç ve sınır yönetimi konularında devletlerin, “geçirgen sınırlar” ve “geçirgen değerler” kavramları ekseninde, esnek ve hak temelli politikalar tasarlamaları gerektiğini vurgular. Ahlaki yapılandırmacı dünya görüşüyle hazırladığı makalesi ve yürüttüğü doktora araştırma alan çalışması kapsamında, göç üzerine çalışan uzman, akademisyen, politika yapıcı, devlet ve STK kıdemli memurlarından oluşan bir grupla yirmi dört yarı yapılandırılmış görüşme gerçekleştirmiştir.

Araştırmaya Modernleşen, Uygarlaşan ve Sünni Müslüman kimliğini yansıtan katılımcılar, Türkiye’deki göçmen işçilerin statüsünün tanımı noktasında Türk milliyetçiliği başta olmak üzere egemenlik, kültür, yerel ve evrensel ahlak gibi değer yüklü yaklaşımlarda bulunmuşlardır.

Efe(2020) sınır ötesi hareketlerin devletlerin siyasal kültürünü yaratan ve dönüştüren bir etkiye sahip olduğunu söylemektedir. Dolayısıyla Türkiye’nin yaşadığı tecrübe güncel göç hareketlerinin insani anlayışını yeniden şekillendirmektedir. Makale, bu yeniden şekillenmeye Suriye’den gelen çok sayıda göçmen girişinden sonra Türkiye’nin hazırladığı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Yasası’nı (2013) örnek vermektedir. Bu yasa ile Türkiye Suriyeli göçmenlere mülteci statüsü vermemiş, geçici koruma statüsüne almış, 2016 yılında çıkartılan Uluslararası İşgücü Yasası ile de Suriyelilere işgücü piyasasında çalışma hakkını vermiştir. Türkiye’nin göçlerin ilk dönemindeki “Açık Sınır” politikası ise engelsiz herkesi sınırları içine kabul eden örnek bir insanı uygulamadır. Öte yandan düzenli göçmen işçilerin kabulüne yönelik seçici politikalar ve düzensiz emek gücüne kısıtlayıcı politikalar bize Türkiye’de de dünyadaki her topluma yönelik hareket özgürlüğünün kısıtlandığını ve Türkiye’nin göçmen kabulünde karma modele geçtiğini göstermektedir.

Türkiye’nin hem devlet merkezli, hem de evrensel yaklaşımı benimseyen liberal açık sınır politikasını son dönemde bölgede gerçekleşen terör eylemleri olumsuz etkilemiştir. AB’nin göç ve sınır yönetimine benzer şekilde Türkiye-Suriye sınırına bir sürveyans sistemiyle birlikte somut bir duvar inşa edilmiştir. Milliyetçi bir karakter sergileyen bu yaklaşım, insani yaklaşımı zedeleyecek şekilde göç edene de suçlu anlamı yüklemiştir.

Makro anlamda sınır yönetimi sürecinde bir devlet Westphalian modelini baz alarak sınırlarını kapatabilir, liberal modeli benimseyerek sınır hareketlerine esnek yaklaşabilir veya kozmopolit egemenlik ilkesiyle hareket özgürlüğünü kabul ederek sınırlarını bütünüyle göç hareketine açabilir. Türkiye’nin uyguladığı liberal esnek yaklaşımında, yerleşik milliyetçi, Türk dili ve İslam kültürü kavramları, kullanılan yasal dilde de mevcuttur. Ancak Türkiye’nin zaman içinde göçmen işçilere yönelik politikalarını homojenden, heterojen topluluk ve kapsayıcı değerlere dönüştürmesi kaçınılmaz gibi görünmektedir.  Diğer taraftan Türkiye’de göçmenlere yönelik yaşananlar Avrupa’daki yaşananlardan farklıdır. Avrupa’nın ırkçı yaklaşımından ziyade, Türkiye’de “vatanseverlik” kavramı zemininde gelişen, “ülke sevgisi” ve “ortak değerler üzerine mutabakat” anlamında geçirgen kültürel bir değer dönüşümün yaşanması beklenebilir.

Kolektif kimlik kavramı, homojen topluluklarda zayıftır ve göçmen işçiler toplum tarafından “öteki” olarak konumlandırılır. Göçmen işçilerin ev sahibi topluma tam üyeliği (vatandaşlık) statüsünün tanımını etkileyen anahtar faktörler göç nedeni, göçmenin topluma kültürel/etik/politik bağları ve ev sahibi toplulukta kalma süresinin uzunluğudur. Türkiye’de Vatandaşlık Yasası (1964), halen “göçmen” ve “göçmen işçiler” dendiğinde “yabancılar” terimini kullanmaktadır. Bu terminoloji uluslararası düzeyde yeniden tanımlansa bile önemli olan bu terimlerin ulusal düzeyde nasıl yorumlandığıdır.

Efe (2017) Türk işgücü politikalarının, işgücü piyasasındaki ihtiyaçlara göre şekillendiğini belirtmektedir. Örneğin sağlık gibi bazı sektörlerde göçmen işçilerin istihdamı kısıtlanırken, ev ve bakım sektöründe düzensiz çalışan göçmen işçilere etnosentrik değerlere takılmaksızın, ekonomik gerekçelerle yasal statü verilmiştir. Bu politika ile devlet kurumları, toplumun geçici üyeleri kabul edilen düzensiz göçmenlerin devlet ekonomisine katkısını kabul etmekte ve yasal terminolojinin akışkan olabileceğini bize göstermektedir. Diğer taraftan yasal statüsü olmayan vasıfsız göçmenler, kayıtsız çalışmaya kayarak ekonomiye katkıda bulunmakta ancak resmi iş gücü piyasasının bir üyesi olarak kabul edilmemektedirler. İstenilen sektörlerde ise özellikle beceri ve yeteneklere sahip işçiler geçici veya kalıcı üyelik(vatandaşlık) yoluyla işgücü piyasasına kolaylıkla erişebilmektedir.

Geçici koruma üyeliği statüsü verilen Suriyeli göçmenlerin durumu diğer göçmenlerden farklıdır. Bu statü Suriyeli göçmenlerin Türk iş piyasasındaki varlığını ve toplum içindeki ekonomik üyeliğini tanımakta ve Uluslararası İş Kanunu(2016) ile onlara çalışma hakkını vermektedir. Ancak Suriyeli göçmenlerin üyelik statüleri onların Türk toplumu ve politika yapıcıları tarafından halen “geçici misafir” olarak algılandıklarını göstermektedir. Bu geçicilik onların işverenler tarafından sömürülmelerime, niteliklerinden daha düşük işlerde çalıştırılmalarına neden olmaktadır.

Efe(2020) araştırmasına katılan STK çalışanlarının göçmen işçilere daha kapsamlı ve kapsayıcı yaklaşırken, kamu kurumlarından gelen katılımcıların göçmen işçilerin statüsünü tanımlarken milliyetçi bir yaklaşım benimsediklerini belirtmektedir. Sonuç olarak saha çalışması, Türkiye’nin son göç politikalarında, topluluğun yasal üyesi(vatandaş) olma noktasında etnik merkezli ve milliyetçi geçirimsiz değerlerin devam ettiğini, nitelikli ve beceri sahibi göçmenlerin iş gücüne katılması sürecindeyse esnek geçirgen değerlerin benimsendiğini göstermektedir.

Her iki makaleden de anlaşılabileceği gibi bir devlet için açık sınır, kapalı sınır uygulamaları zaman içinde farklılaşabilmekte, yani durumsallık sergilemektedir. Bu durumsallığın gerisinde, göçün kök nedenleri, göçün boyutları, göç edilen ülkenin değerleri, ekonomisi ve ülke vatandaşlarının göçmen algısındaki değişimlerin olduğunu söyleyebiliriz. Bu değişimler sonuçta devlet politika ve uygulamalarına göçmenler adına kimi zaman olumlu, kimi zaman da olumsuz şekilde yansıyabilmektedir.

 

Kaynakça

Kibar S. Nisan 2020. Açık Sınırlar Mı Kapalı Sınırlar Mı: İşte Bütün Mesele Bu Mu?. Kilikya Felsefe Dergisi, Sayı: 1, Nisan2020, ss 62-76.

Efe S. S. Mayıs 2020. Ahlaki Değerlerin “Devlet Sınırları” ve “Göçmen İşçilerin Üyelik Statüsü” Anlamları Üzerine Etkisi. Göç Dergisi, Cilt: 7, Sayı: 1, ss. 5–35

 


 

1.Dönem, 5. Hafta – Uluslararası Göçün Siyaset Teorisi / Vaka Çalışması

Türkiye’nin Değişen Vatandaşlık Rejimi ve Emek Göçü

Türkiye’ye yönelik göçmen hareketlerini 1990 öncesi ve sonrası olarak zamansal iki gruba ayırabiliriz. Birinci grup, 1990 öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nun eski Balkan ve Kafkasya topraklarından gelen ve hızla vatandaşlık verilen Müslüman-Türk kökenli göçmenlerden oluşmaktadır. İkinci grupta ise, 1990 sonrasında Orta Doğu, Asya, Afrika ve dağılan Sovyet bloğu ülkelerinden çalışmak amacıyla gelerek Türkiye’ye yerleşenler bulunmaktadır. Tanımlanan iki grubun Türkiye’ye yönelik deneyimleri, sınırdan geçişlerinde yaşadıkları, emek piyasasındaki durumları ve vatandaşlık başvuru süreçleri bakımından birbirinden oldukça farklıdır.  Dağdelen (2015)’e göre Türkiye’de vatandaşlık, göç politika ve eylemlerinin karmaşık bir bütünlüğü vardır.  Bu bütünlük sadece gelenlerin kimlikleri değil sınıfsal konumlarıyla da ilgilidir. Ayrıca göç sürecinde göçmenlerin devlet kadar, sermaye ile olan ilişkileri de incelenmelidir.

1990 öncesi Türkiye’ye gelen göçmenlerin devletle olan ilişkilerinde 1934’de yürürlüğe giren İskan Kanunu önemlidir. Bu kanun göçmenleri ‘Türk soyu ve kültürü’ gibi kavramlar üzerinden bir “makbüllük hiyerarşisine” sokar. 1990 sonrasında ise Türkiye’ye Afganistan, İran, Irak, Bangladeş, Pakistan, Nijerya, Somali ve Suriye’den gelen göçmenlerin çoğunun hedefi Batı Avrupa’ya yasal veya yasal olmayan yollarla geçebilmektir. Aynı dönemde Romanya, Moldovya, Rusya, Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan’dan gelenlerin hedefi ise Türkiye’de belirli bir süre çalışarak para biriktirmek, ardından ülkelerine dönmektir.

1990 sonrası göçmenlerin devletle olan ilişkilerini anlamak için 2001’de yayınlanan Ulusal Programı, 2005’de kabul edilen İltica ve Göç Eylem Planını ve bu plan doğrultusunda hazırlanarak 2014’de yürürlüğe giren 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nu inceleyebiliriz. Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nün 2013 yılında kurulmasıyla birlikte de göç politikaları merkezileşmiştir.

Türkiye’de göçmenler ‘sınıfları’ ve ‘kimlikleri’ üzerinden farklı vatandaşlık rejimi uygulamaları ile karşılaşmaktadır. Sınıfsal konumu netleştirmek için Türkiye’nin vatandaşlık rejiminin yasal ölçütlerine bakılmalıdır. Bu noktada tartışma “ulusal aidiyet”, “ulusal kimlik” üzerinden ilerlemektedir. Türkiye’de “farklı kimlikler” ve “azınlıklar” mevcut vatandaşlık yaklaşımında kendilerine ifade alanı bulamamakta, “öteki” konumuna yerleştirilmektedir.  Dağdelen’e (2015) göre Türkiye’deki geleneksel “kimlikle özdeşleşmiş vatandaşlık” anlayışından “etkinlik-olarak” ve “kimlikten arındırılmış” vatandaşlık anlayışına geçiş demokratikleşme açısından önemlidir.

Vatandaşlık ve Göç Rejiminin Mekanları

Dağdelen(2015) makalesinde Türkiye’ye gelmek isteyen veya hali hazırda Türkiye’de olan göçmenlerin devletle olan deneyimlerini boyutsal ve mekânsal olarak aşamalı şekilde ele almaktadır.

İlk ve en sancılı aşama devlet ile sınırlardaki karşılaşmalardır. Düzensiz gelen göçmenler söz konusu karşılaşmayı fiziksel sınır boyunda yaşarken, az sayıdaki “avantajlı” göçmen (yüzde 0,2) için ilk temas çalışma izni almak üzere Türkiye’nin dış temsilciliklerinde yaşanmaktadır. Türkiye Cenevre Sözleşmesine (1951) dayanarak Doğu coğrafyasından gelen göçmenlere mülteci statüsü vermemektedir. Son yıllarda Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği ile yürütülen çalışma ile kağıtsız göçmenlere üçüncü bir ülke için iltica başvurusunda bulunma hakkı tanınmaktadır. Günümüzde yaklaşık yirmi bin göçmen başvurularının sonucunu beklemektedir. Bunun haricinde yasal olmayan şekilde sınırdan geçen göçmenlerin sayısı 1990-2000 arasında yılda 200.000’dir. Bu göçmenlerden 566.552’sı yakalanmış ve çoğu sınır dışı edilmiştir. Yakalanmayanlardan bir bölümü batı sınırlarından Avrupa’ya çıkış yapmış veya hayatta kalabilmek adına kaçak şekilde iş piyasasına katılmıştır. Eski Sovyet Bloğu ülkelerinden gelen göçmenler ise diğer gruba göre “arzu edilir” konumdadır. Hatta bazıları için vize muafiyeti bile bulunmaktadır. Çoğunlukla turist vizesiyle gelip, vize bitiminde sınırdan çıkış-tekrar giriş yaparak iş piyasasına katılan bu göçmenlerin belirli sektörlerde ciddi emek arzı bulunmaktır. Bu göçmenlerin 5683 sayılı “Yabancıların Türkiye’de İkamet ve Seyahatleri Hakkında Kanun” (2012) ile giriş-çıkış yaparak vizelerini yenileme yolları kapatılmıştır.

İkinci aşama sadece devletle değil, sermaye ile de karşılaşılan çalışma izinleridir. Devlet, 2003 yılında yürürlüğe soktuğu 4817 sayılı “Yabancıların Çalışma İzinleri Hakkında Kanunu” ile göçmenlerin çalışma hayatını düzenlemiş ve yasallaştırmıştır. Türkiye’de göçmenler ağırlıklı olarak hazır giyim, metal, inşaat, ev-içi hizmet, otel/lokanta, eğlence ve seks işçiliği sektörlerinde yer almaktadır. İşverenler özelikle disiplinli, sessiz, uysal profilli göçmenleri seçerek, yoğun iş yükü ile, uzun çalışma saatleri boyunca, iş güvencesi olmadan, düşük ücretler ve sosyal haklardan muaf şekilde çalıştırmaktadır. Bu aşamada göçmenlerin karşılaştığı nitelikli ve niteliksiz iş gücü ayrımı sorunsalı yukarıda bahsi geçen 5683 sayılı yasa ile düzenlenmeye çalışılmakla beraber, halen yasada pek boşluğun olduğu görülmektedir. Diğer taraftan Türkiye’de son yıllarda yaşanan yasal değişiklikler sonrasında çalışma izinlerinin çoğunun yüksek nitelikli profesyonel göçmenlere verildiği gözlemlenmektedir.

Göçmenlerin devletle karşılaştığı üçüncü aşama vatandaşlık meselesidir. Devlet için ‘Türk’ ve ‘Müslüman’ olmak “makbüllük hiyerarşisinin” iki unsuru gibi görünürken, 1990 sonrasında Bulgaristan’dan Türk ve Müslüman unsurlarını taşıyarak gelen göçmenlerin vatandaş olmakta zorlandıkları görülmektedir. Benzer şekilde 1990 öncesinde Irak’tan gelen Türkmenler vatandaşlık konusunda bir sorunla karşılaşmamışken, 1990’ların sonlarında Türk soylu olmak bu göçmenlerin yasal güvenceye kavuşmasında yeterli olmamıştır. 2009 yılında çıkmış olan 5901 sayılı yeni vatandaşlık yasasıyla soydaşlara verilen öncelik belirli oranlarda resmen azaltılmıştır. Türk ve/veya Müslüman unsurlarını taşıyan göçmenler çözüm olarak soydaşlarının oluşturduğu sivil toplum örgütlenmeleri üzerinden ve cami/kilise cemaatleri destekli varoluş mücadelelerine devam etmektedirler.

Dağdelen(2015) Türkiye’nin vatandaşlık ve göç rejimini değerlendirirken göçmenlerin sadece formel değil, öznel mücadelelerine de bakılması taraftarıdır. Ona göre devletin kimlik üzerinden makbüllük hiyerarşisi yaklaşımı halen devam etmektedir. 2000’li yıllarda yasalarla getirilen yenilikler, göçmenlerin Türkiye deneyimlerinde özellikle yasal veya yasa dışı şekilde girdikleri iş piyasasında ayrışma kadar eşitsizlikle de karşılaşmalarına ve iş piyasasının zorlayıcı koşullarına teslim olmalarına neden olmaktadır.

Türkiye’nin göç ve vatandaşlık politikalarının oluşturulmasında soydaşlık ve dindaşlık kadar dünyada yaşanan konjoktürel değişimlerin ve hukuki müktesebatın etkili olduğu açıktır. Bu çerçevede 21. yüzyılın kaotik uluslararası ve ulus içi ilişkilerine bakarak, Türkiye’nin göç ve vatandaşlık politikalarını oluşturmak ve uygulamak konularında çok daha zorlu, karmaşık ve belirsiz bir döneme girdiğini düşünmekteyim. Ulusal güvenlik açısından devlet erkini elinde bulunduran siyasi ve bürokratik çevrelerin göç ve vatandaşlık meselelerine kısa vadeli değil, yapısal bir şekilde, konunun uzmanları ile birlikte insani, sosyolojik, ekonomik, hukuki ve uluslararası ilişkiler çerçevesinde çok boyutlu çalışarak, uzun vadeli bir model geliştirmelerinin gerekliliğine inanmaktayım.

 

Kaynakça 

Dağdelen G. (Ocak 2015). Türkiye’nin Değişen Vatandaşlık Rejimi ve Emek Göçü. İdeal Kent, Sayı: 15, ss 172-197

 


1.Dönem, 5. Hafta – Türk Dış Politikası (1923 – 1939)

Musul Meselesi 

 


1.Dönem, 6. Hafta – Karşılaştırmalı Siyaset 

Japonya’nın Siyasal Sistemi ve Siyasal Kültürü 

 


1.Dönem, 8. Hafta Uluslararası Göçün Siyaset Teorisi / Vaka Çalışması

Diaspora Kavramı ve Türkiye’nin Diaspora Politikalarının Modern Teori Çerçevesinde Sosyo-Politik Bir Analizi

Diaspora, bir ulusun veya inanç mensuplarının ana yurdundan ayrılmış koludur. 21. yüzyılın yeni toplumsal biçimlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Diasporizasyon kavramı ise günümüzde ulus-devletlerin egemenlik alanında bir kırılmadır. “Toplumsal çöp” olarak kabul edilen gettoların öz farkındalık artışlarıyla mesken ülkede demokrasi ve insan hakları konularında denklik arayışlarını, verdikleri çok boyutlu toplumsal mücadeleyi ifade etmektedir.

Diaspora disiplininde klasik ve modern olmak üzere iki yaklaşım bulunmaktadır. Klasik yaklaşım, Yahudi, Ermeni, Afrika, Filistin diasporası gibi göçe zorlanan, kapalı nitelikte, anavatan miti ve dinsel-kültürel ögeler ile tanımlanmış muhafazakar bir yapıyı tanımlar. Yahudi Diasporasının tarihsel deneyimi ile başlar. Klasik yaklaşımda diaspora üyeleri mesken ülkeye tam entegre olmaz. Hakim toplumun diasporaya uyguladığı ayrımcılıktan sınırlar koyarak korunurlar. Diaspora çatısı altında tüm ‘ruhu’ yani ortak hafıza ve değerlerini cisimleştirip nesnelleştirerek, hem fiziksel, hem de zihinsel olarak kuşaklar arası aktarırlar.

Modern yaklaşım ise diaspora çalışmalarını kültürel merkezcilik veya Yahudi Diasporası gibi diasporaların dominantlığında incelemeye karşıdır. Bu yaklaşımda diaspora, ulus devletlerin de zayıflamasıyla beraber, her türden göç ve dağılma ile ilişkilendirilir. Konuyu birey olarak mesken ülkeye gelenlerin tutunmak, evrensel normlar, insan hakları çerçevesinde yaşamak için verdikleri mücadeleleri ekseninde inceler. Modern yaklaşımda Yahudi örneği gibi geri dönüş hayali, hatta ideolojisi yoktur. Küreselleşme bağlamında “fırsat bekleyen” yeni diasporaların oluşumu için illa bir kriz, travmatik bir olay gerekli değildir. Küresel iş fırsatları, emek göçleri, eğitim imkanları, yurtdışı seyahatler ve hatta internet ile artan insan etkileşimi yeni diasporalara taban oluşturmaktadır. Göçmenler mesken ülkeye asimile değil, entegre olmaya çalışır. Bu gerekçe ile bir araya gelen göçmenler bir yapı kurmakta ve sosyal, siyasal ve ekonomik mücadele vermektedir. Kurumsallaşmış kimlikleri ve farklılıklarla birlik eksenlerinde  diaspora, siyasetin sadece nesnesi değil, öznesi de olabilmektedir.

Türkiye’nin Diaspora Politikalarının Modern Yaklaşımlar Bağlamında Analizi

Türkiye, yurtdışına giden Türkler konusunda göçmenlikten diasporalaşmaya bükülme politikalarını yeni üretmeye başlamıştır. Bu politikalar beş başlık altında incelenmektedir.

  1. Eğitim alanında örgütlenmemiz yurtdışına gönderilen öğretmenler ve koordinasyonu sağlayan eğitim ataşeleri ile olmaktadır. Amaç Türk dili, tarihi ve kültürünü öğretmektir.
  2. Din alanında örgütlenmemiz din ataşelerinin yurtdışındaki insanlarımızın din ihtiyaçlarını karşılamak ve asimile olmamalarını sağlamak için çalışmaktadır.
  3. Çalışma alanında çalışma ataşeleri insanlarımızın çalışma yaşamında karşılaştıkları fiziki, sosyal ve hukuki koşulların iyileştirilmesi ve sıkıntıların çözülmesi ile ilgilenmektedir.
  4. Ekonomi alanında göçmenlere yönelik göçmen dövizleri şeklindeki tek taraflı ekonomik sömürü zihniyetinden uzaklaşılmış gibi görünse de, kapsamına ekonominin ve iç siyasetin finansmanına yurtdışı yönelimli lobicilik hedefleri eklenmiştir. Bunun haricinde yurtdışındaki girişimciler Türk iş insanları, sanayi ve ticari örgütlenmeleriyle desteklenmektedir.
  5. STK alanında yoğun ve görünür faaliyetler yapılmaktadır.

Türkiye’nin diasporaya yönelik politikalarında iki ana yaklaşım görülmektedir;

Birincisi, devletçi ve köktenci geleneğin klasik yaklaşımıdır. Devletin diasporaya yönelik yapılanması ve davranışı kendi merkeziyetçi-Kemalist tarihsel-toplumsal okumaları üzerinden şekillenmektedir. İkincisi ise serbest piyasa içindeki ekonomik aktörlerin etkili olup devleti yönlendirmeye çalıştığı lobicilik anlayışıdır. Lobicilik, pragmatik ve oportünist bir alandır. Bu yaklaşım diasporanın kültürel ve toplumsal gelişim süreçlerini göz ardı etmektedir.

Türkiye’nin diaspora politikaları için herhangi bir kılavuzu bulunmamaktadır. Bu durum devletin sorunlara tarihsel ön yargılarla yaklaşılmasına neden olmaktadır. Devletin içinde bulunduğu demokrasi sorunları, otoriter, militarist, tepeden yapılandırmaya çalışan, yaklaşımlar diasporanın sorunlarının çözülememesi yanında devletin onlara daha fazla sorun yaratmasına neden olmaktadır. Örneğin günümüzde AKP’li cumhurbaşkanı, milletvekilleri ve parti üyelerinin yurtdışı organizasyon ve faaliyetlerinde muhafazakar hayat görüşünün dağıtıcısı konumundaki Türk Demokratlar Birliği’ni(TDB) kullanmalarının kutuplaştırıcı bir etkisi bulunmaktadır. Oysa ki, TC Devleti bu tip organizasyon ve faaliyetlerde objektif bakış açısına sahip özel şirketlerle çalışmalıdır. Mevcut görüntüde devlet diasporaları ekonomik ve siyasi bakımdan emrindeki bir enstrümana çevirmeye, manipüle etmeye çalışmaktadır. Hatta AKP’nin eski başbakanı Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik kitabında Avrupa kıtasında yaşayan diasporayı Türkiye için güç dengelerindeki bir imkana indirgemektedir. Kontrolcü ve tahakkümcü bu çizgi, oportünist-pragmatik lobicilik çizgisidir ve piyasa tarafından destek görmektedir. Bu durum diasporanın varoluşsallığındaki toplumsal, siyasal, kültürel bağlamları çok geri plana atmaktadır.

Türk diasporasının sağlıklı kendini inşa sürecinde devletin normalleşmesi, demokratikleşme ve devletin diasporanın üstündeki baskıdan vazgeçmesi gereklidir. Sonrasında diaspora mesken ülkenin yaşam şartları ile köken ülkenin tarihi, kültürünün dengeli entegrasyonunu kendi kendine yorumlayabilir. Devlet de bu akışta güvenilir, güçlü bir partner rolünü üstlenebilir.

Diaspora Politikalarına İlişkin Temel Öneriler  

Ulusoy(2017) devletin pratik ve politikaları anlamında on bir öneri getirmektedir;

  1. Türkiye Devleti diasporaya yönelik politik çizgisini tanımlarken klasik ve modern bakış açılarının farklarını yansıtacak şekilde diasporanın neliğine ve nasıllığına odaklanmalıdır.
  2. Devletin bütün kurum ve yetkililerinin objektif ve dürüst olmalarıdır. Kurumsal-kişisel ego çatışmaları, partizanlık, oto-sansür, devletçilik olmamalı, verileri manipüle edilmemelidir.
  3. Türkiye’nin yurtdışı misyonlarındaki görevlilerin nitelik ve nicelikleri arttırılmalı, yeni birimler oluşturularak kültürel ve düşünsel propagandaların yanında, diaspora ile etkileşimi arttıracak kurumlar, ofis-irtibat noktaları açılmalı, YBT ve Yunus Emre Kültür Enstitüleri yeniden yapılandırılarak işlevselliği çok yönlü arttırılmalıdır.
  4. Diasporik etkinliğin, etkililiğin yüksek olduğu ülkelerde akademik, kültürel, sosyal, bilimsel, medyatik faaliyetler, organizasyonlar yapılmalı, yapanlar desteklenmeli.
  5. Diasporik faaliyetlerin, örgütlerin, derneklerin, kişilerin doğrudan kendilerine ya da devletin diaspora faaliyetlerine destek veren kurum ve kişilere finansal ve manevi destek verilmelidir.
  6. Yurtdışında saygın üniversitelerde diaspora konusunda öğrenim görmek veya araştırma yapmak isteyenlere burs verilmelidir.
  7. Devlet diasporaya ilişki politika ve faaliyetlerinde objektif, adil ve şeffaf olmalıdır.
  8. Devlet, diaspora üzerindeki yarım asırlık tahakkümünden ve otoriter tavrından vazgeçmelidir.
  9. Diyanet İşleri, Diyanet Vakıfları, YBT, ataşelikler, müşavirliklerin yeniden yapılandırılmalı, bir kısmının da alandan tamamen çekilmelidir.
  10. YBT bünyesinde oluşturulan danışma kurulları kaldırılmalıdır.
  11. Yurt dışında sorumluluk alan YBT, Yunus Emre Kültür Enstitüleri gibi kurumların yetki çakışması ve çeşitli bakanlıkların merkeziyetçi zihniyet nedeniyle özgün politikalarını geliştirememe sorunları çözülmelidir.

Mevcut durum analiz edildiğinde Türk diasporası maalesef devlet tarafından iç ve dış politikada bir koz, bir araç veya bir çeşit etki ajanı olarak görülmektedir. Oysa ki modern diaspora yaklaşımları devletin zıttı bir çizgidedir.

Ciddi demokrasi problemleri yaşayan 2022 Türkiye’sindeki otoriter devlet, Türk diasporasına yönelik de tahakkümcü yaklaşım sergilemektedir. Ancak bu yaklaşımın özellikle genç Türk diasporası üzerinde fazla uzun ömürlü olamayacağını düşünmekteyim. Türkiye’den özellikle Avrupa ve Amerika’ya gerçekleşen beyin göçü pek çok ülkedeki Türk diasporasının iç dinamiklerini değiştireceğini öngörmekteyim. Ülkesine bağlı ve emeğini yurtdışında değerlendirmek, tecrübelenmek isteyen genç kitlenin özlenen Türk diasporasının kendi kendine inşası süreçlerinde maddi, teknik, bilimsel ve manevi olarak desteklenmesi, diasporanın mesken ülkeye sağlıklı entegrasyonunda büyük değer yaratabilir, süreci sağlıklı şekilde hızlandırabilir. Eş zamanlı olarak bu çabalar Türkiye’nin yurtdışı algısının da kısa sürede olumlu yönde gelişmesini sağlayabilir.

Kaynakça

Ulusoy, E, (Haziran 2017), Diaspora Kavramı ve Türkiye’nin Diaspora Politikalarının Modern Teori Çerçevesinde Sosyo-Politik Bir Analizi. İnsan & Toplum, 7(1), ss 139-160

Üreten özgürdür. İpek Aral