KÜTÜPHANEM

Ben gerçekten beğendiğim kitapları Kütüphanemde paylaşacağım. Sizin tavsiyelerinizi de merakla bekliyorum çünkü hayatımı en çok farklılaştıran, zenginleştiren kitaplar sıklıkla bana tavsiye edilenler olmuştur.

Kütüphanemde on başlık üzerinden kitap tavsiyelerimi inceleyebilirsiniz. Öncelikli hedefim Nisan 2022 sonuna kadar 500 kitabı arşive almak. (241 mevcut)

  1. Atatürk – 8
  2. Biyografi – 15
  3. Liderlik – 11
  4. İnsan ve İnsan Yönetimi – 125
  5. Strateji / İş Yönetimi – 12
  6. Felsefe / Bilim – 19
  7. Tarih – 15
  8. Dünya / Siyaset / Din – 12
  9. Edebiyat & Şiir – 8
  10. Hobi – 11

İngilizce kitapları ikinci aşamada arşive katacağım.

Tavsiyeleriniz için [email protected]

1. Atatürk

Bana kılavuzunu göster 👆

sana kim olduğunu, nerelere gidebileceğini söyleyeyim.

Ne güzel bir kitaptır Andrew Mango’nun Atatürk’ü. Takdir eden, yerinde eleştiren, bazen güldüren ve sonunda hüzün … acıya boğan. Kalabalıklar içindeki derin bir yalnızlığın hikayesi. Görkemli, gizemli ve zor bir yaşam. Kesinlikle okunmalı.

Bir nefeste okudum. Falih Rıfkı Atay’ın bir gazeteci olması yazım dilini lezzetlendiriyor. Bilmediğim o kadar çok şey öğrendim ki, teşekkür ederim. 100 yıl önce neyse, aynı kokuşmuşluk siyaset ve devlet erkanında devam ediyor. Bugüne bakıp hayal kırıklığı yaşamak cehaletmiş. Güldüm kitap boyu, acı acı.

Fazla detaya girmeyen ancak Türk tarihçilerin Osmanlı ordusu tarihini zedelememek adına yıllarca yazmaya cesaret edemediği bazı faktörlere girerek (örneğin Osmanlı ordusunda rüşvet) aydınlanmamı sağlayan okumaya değer bir kitap

1914-15 yılları. Nuri Conker ‘Zabit ve Kumandan’ el kitapçığını yazar. Kitapçık, başarısızlıkla sonuçlanan Balkan ve Trablusgarp savaşları sonrasında Osmanlı ordusundaki sorunları ele alır ve çözüm önerileri sunar. Yakın arkadaşı Mustafa Kemal el kitapçığını  okur, beğenir ve içeriğine yönelik düşüncelerini ve kendi önermelerini paylaştığı bu eseri kaleme alır. Ben genç Mustafa Kemal’den İNANÇ ne demek öğrendim. Mustafa Kemal diyor ki; “Orduda 1. Adanmışlık, 2. Motivasyon, 3. Problem çözmek, 4. Problemi çözmek için sorumluluk almak ve inisiyatif kullanmak gerekir.

Bir de şu an tepedekilere bakın. Neredeyse tuvalet gitmek için bile izin istiyorlar. Görüntü o ki, Osmanlı’nın sergilediği başarısızlığın gerisindekinden çok daha zorba, inançsız, özgüvensiz, cahil ve yolsuz bir durumdayız.

Atatürk’ün hayatta kalan tek kardeşi Makbule Atadan’ın röportajlarından derlenmiş olan kitap özellikle 1800 sonraları Rumeli coğrafyasındaki sosyo kültürel, gündelik hayata yönelik inanılmaz bilgilendirici. Mustafa Kemal Atatürk’ün Türkiye kadınları için ne yaptığını o dönem kadınlarının yaşam standartları, koşullarından anlayabilirsiniz.

Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar 24 cilt halinde kütüphanemin en lezzetli kitapları arasında. Atatürk’ün okuduğu tespit edilen kitapların sayısı; 1741’i Çankaya’da, 2151’i Anıtkabir’de, 102’si İstanbul Üniversitesi Kütüphanesinde, 3’ü Samsun Gazi İl Kütüphanesi’nde olmak üzere 3997. Dergi, harita, atlas ve nota albümleri bu sayının dışında. Kitaplarda Atatürk’ün çizdiği satırlar, sayfa kenarlarına aldığı notlar, işaretler yer alıyor. Tarihe merakı inanılmaz. 1923 basımı Fransız Joseph de Guignes’in 8 ciltlik  ‘Hunların, Türklerin, Moğolların ve Sair Diğer Tatarların Tarih’i Umumisi‘ kitabından altı çizili bir cümle:

“Ata binmek ve ok atmakta, kadınlar da erkekler kadar yetenekliydi.”

Atatürk’ün okullarda okutulmasını tavsiye ettiği bu eser yitik, bitik, kimliğini kaybetmiş Fin toplumunun kendini kazanma, tanımlama ve yeniden var etme sürecini anlatıyor. “Neden” diyor kitap “tarih hep ülkeleri fetheden, insan öldüren, savaşan liderleri anlatır?” Neden tarih hiç sıradan halkın hayatını, onu iyileştirmeye çalışan, can alan değil, can veren halk kahramanlarını anlatmaz? … çünkü emperyalizm halk kahramanlarından değil, sömürdüğü halkın sefilliğinden, pisliğinden, cahilliğinden ve en çok da halkın bağrından çıkarttığı kullanışlı “HAİN“lerden hoşlanır.

2. Biyografi

Ah Sezar ! Veni, vidi, vici – Ben de sana geldim, seni gördüm, seni …. capi – anladım. Sen bugüne kadar okuduğum en müthiş lidersin. En zorlu, en çalışkan, en anti-kırılgan, en şaşırtıcı … seninle çok tanışmak isterdim. Vizyonumu açtın ve zihnimi rahatlattın. Kitabın son satırlarını okurken siyasete bakışım komple değişmişti.  Teşekkür ederim.

Eğer Napoleon ile karşılaşsaydım bir zaman makinası sayesinde “başa dönebilseniz neyi farklı yapmak isterdiniz?” diye sorardım. Avrupa kültürünü anlamak isteyen için dört dörtlük kaynakça. Çok akıllı ancak zaaflarına yönelik de bir o kadar aptal. Bütün büyük liderler öyle değil mi?

Büyük Amerikan rüyasının kurucu babalarından Franklin. Ne diyebilirim? Dönüyoruz dolaşıyoruz hisse senetleri, para, İngiltere diyoruz. Beni en çok sosyal farkındalık konusu etkiledi bu özgür ruhlu, çapkın adamda. Diğer taraftan siyasi rakiplerini alt etmek için sahibi ve yazarı olduğu gazetede yalan veya manüpülatif haberleri bilfiil kendi yazan etik değerleri ‘güçlü’ bir kurucu kendisi.

Einstein ne diyor? İnsanlar dil, din, ırk, cinsiyet diye ayrılmaz. İnsanlar iyi ve kötü diye ayrılır. Tam bir siyaset adamı. Vatan davası ile koşulsuz kötü nasıl olunur sorusuna net cevap kendisi. Siyaset adına çok şey öğrendim Churchill’den. Metafor kullanım yaratıcılığı ve performansına ayrıca hayranım.

Biyografi boyunca ‘iki yanlış bir doğru etmez’ deyip durdum. Sonucu Nazizim zaten. Kitapta liderlikten ziyade kurnazlık, uyanıklık, sevimsizlik, dalavere okudum. Bilmiyorum. Bir liderden sıkılmak ne demek farkına vardım.

Geçmişe gidip de tanışmak isteyeceğim tek insan. O sur dibinde saatlerce sümüklü böceği seyrederken ben de onu izlemek isterdim. Pembe, mor, fuşya pelerinleri altındaki endamını görmek, tasarladığı gösteri sahnelerini, sahne efektlerini yaşamak, hatta cesetleri keserken yanında olmak bile isterdim. O altın kadar kıymetli kitaplarını ve not kağıtlarını sandığına yerleştirirken ona yardım edebilirdim mesela. Ya Machiavelli ile olan arkadaşlığını dinlemek… of ya of, bunlar da oldu değil mi bir zamanlar?

Newton’a yaşlılığında keşiflerini nasıl yaptığı sorulduğunda “Gerçek, sessizliğin ve aralıksız derin düşünmenin ürünüdür” demiş. Yıllar önce bir yemek sonrası elma ağacı altında derin düşünce içinde otururken bir elmanın düşmesi kütleçekimi kavramını aklına getirmiş. Gökbilimci Edmund Halley’in disiplinli takibi ve savruk, dalgın profesörün uçuşan sayfalarını derlemesi sayesinde Newton’ın dehası Principia var. Ve sıkıntılı bir noktada Newton’un şu sözleri müthiş “Felsefe(bilim) öylesine arsızca dava açmayı seven bir kadındır ki, bir erkek onunla ilgilendiği ölçüde davalarla da uğraşacaktır. Bunun böyle olduğunu anlayalı çok oldu ve şimdi ona tekrar yaklaşınca hemen beni uyarıyor“. Newton’un kadını Principia için “Ne kendisinin, ne de başkasının anladığı bir kitap yazan adam” dendiği rivayet edilir. Çoookkk güzel.

Düşünüyorum da, biyografisini okuduğum tek kadın Marie Curie. İlla ki başkaları da olacaktır fakat üzücü. Özüme eleştiri mi, kime eleştiri bilmiyorum.

Marie Curie deyince içime hüzün doluyor. Bilime adanmış ve bilim uğruna yitirilmiş bir hayat. Aklı çok çalışan ama yüreği kapalı bilim dünyası tarafından kalbi paramparça edilmiş bir kadın. Kadın olmak, kadınlığını yaşamak ne zor erkek dünyasında. Hele bütün çaba üç kağıtçı, fırsatçı bir erkek müsveddesi için olunca daha da kahredici.

Bilinçaltım, bilinçüstüm, idim, egom, süperegom … her şey karışık. Ben anlamadım Freud’u veya anlamak işime gelmiyor. (Burada ‘Ayrı dünyaların insanlarıyız’ şarkısı çalsın lütfen). 1930’da yazdığı Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları kitabındaki ‘insanın mutsuz bir canlı olduğu’ kabulüne şiddetle karşıyım mesela. Zihni başka yöne çekmenin bir yolu dinmiş, diğer yolu da çalışmak. Ama her ne yaparsak yapalım işe yaramayacakmış bu çabalar. Saldırganlık da bir kere tadına varıldıktan sonra terk edilemeyecek bir hazmış. Sevgi uygarlığın düşmanıymış, uygarlık da yasa ve tabuları ile aşkın temelinin dinamiti. İnsanın uygarlık ile ilişkisini ise tek belirti özetliyormuş: Suçluluk duygusu.

Diyorum ya, Freud’u okuduktan sonra insan diyor ki “Biz ne duruyoruz ki burada? Toplu intihar edelim gitsin, tutma beni bitsin bu zulüm, peh”

Albert Einstein’ın en güçlü yetkinliğinin çok iyi dinlemek (çok geç konuşmuş, bu ne demek? Yıllarca sadece etrafını dinlemiş) ve ortak aklı kullanmak olduğunu düşünüyorum. Nobel ödülü başarısının gerisinde sınıf arkadaşı ve ilk hayat arkadaşı olan, kendisi gibi fizikçi ve matematikçi Mileva Maric var. Zaten iki çocuğunun annesinden boşanabilmek için Nobel ödülünden gelen bütün parayı ona vermiş. Belki de hak yerini buldu. Benzer bir olayı Maxwell denklemi ve ışık dalgası yakalama bilmecesinde yaşıyor Einstein. Bir dönem en yakın arkadaşı Michele Besso ile bu konuları konuşarak yaptıkları bir yürüyüşün ertesi günü Einstein “sorunu çözdüm” haberini Besso’ya coşkuyla veriyor.

Sevsem mi, sevmesem mi, karışığım, karmakarışık. O sadelik dedikçe ben karışıyorum. LSD’nin uçurduğu, saygısız, sevgisiz, sahtekar, yalancı, fikir hırsızı, paragöz, çocuğunu aç bırakan, çıplak ayaklı, pis kokan ama zeki, cesur bir inovasyon dehası. Bu mudur? Budur. Jobs, Walter Isaacson’ın kaleminden başka bir kalemden okunmazdı.

Deli cesareti anlıyoruz ki genetik. Çok okuyan, çok çalışan, çok özgün bir kişilik. Böyle uç insanlara dünyanın ihtiyacı var. IQ ortalamasının 60 olduğu bir toplumsal düzende Elon Musk gibiler ancak fütursuzca eğlenerek, yani deli gibi çalışarak hayata tutunuyorlar. İyi veya kötü yok onlar için, sadece perspektif var. O kendi perspektifini en genç yıllarından beri sınırsızca yaşıyor. Elon Musk’ı ilgiyle takip ediyorum. Sonuna kadar destekliyorum. Onu eleştirenlere gülüyorum. Onun aklı, bilgisi ve çalışkanlığı sizde olsa acaba neler yapmazdınız ki? … ama yok işte.

Steve Jobs biyografisi ile kıyaslamak bile hata olur ancak yazmadan edemeyeceğim. Jobs’un her ne koşulda olursa olsun biyografisini yazması için çok uğraştığı Walter Isaacson’ın kalitesi neredeeeee, finans muhabiri Brad Stone’un yazdığı Jeff Bezos-Amazon biyografisi-hikayesi nerede? İkisinin hayatı arasındaki fark da kanımca aynı keskin tonda. Biri tröst kafası, diğeri mükemmellik, inovasyon zekası. Tek ortak yönleri insanlara karşı sonuna kadar saygısız, kaba ve zorba olmaları.

1999 yılında Koç Holding Liderlik Programı’na gönderildiğimde bizden hızlıca okumamız istenen kitabın gerçekten ne anlama geldiğini kendi işimi yapmaya başladıktan, birbirinden çok farklı patron, genel müdür profilleri ile çalıştıktan sonra fark ettim. Eğitimsiz, yabancı dil bilmeyen ve ortalama bir zekada olabilirsiniz. Ancak motivasyonunuz yüksekse (yani ne istediğinizi biliyorsanız), ilişki yönetiminde akıllı(yani EQ’nuz ileriyse), dürüst, saygılı, sakin ve çok çalışkansanız siz de bir “Vehbi Koç” olabilirsiniz.

Japonlarla ilk defa yolum 1996 yılında JICA – Japan International Cooperation Agency ile kesişti. Altı ay boyunca 12 kişilik Japon ekibin tek Türk üyesi olarak Tekirdağ Liman Fizibilite Projesi’nde çalıştım. Ulaştırma Bakanlığı binasının büyükçe bir odasında %100 Japon disiplini ile altı ay geçirmek bana çok büyük bir tecrübe olmuştur. Üç yıl sonra Koç Holding Liderlik Programında  Panasonic’in kurucusu Matsushita’nın zorlu, disiplinli, inançlı, akıllı ve çalışkan hayatını öğrenmemiz için verilen bu kitapta karşılaştıklarım beni hiç şaşırtmamıştı. Ve tam 17 yıl sonra, Japonya Ekonomi Bakanlığı’ndan aldığım burs ile gittiğim Japonya’da, Panasonic’in fabrika ve müzesini ziyaret etmiş olmak, hayatta her şeyin birbiriyle bağlantılı ve neden sonuç ilişkisi ile aktığını bana göstermiştir.

3. Liderlik 

Kuantum liderliği. Aynaya bak. Sen sandığından çok daha büyüksün. Potansiyelinin farkında mısın? O potansiyeli ortaya çıkartabilecek öğrenme gelişme çabası içinde misin? Etrafına sendeki potansiyeli ortaya çıkartacak insanları topluyor musun? Hepimizin, her şeyin, her olayın birbiriyle bağlantılı olduğunun farkında mısın? Veri, enformasyon, bilgi akışını anlıyor musun? Rasyonel sığlığın karşısındaki manevi sonsuzluğu ve teslimiyeti hissediyor musun? Kendini feda etmeye hazır mısın?

Pusula disiplini üzerinden kurgulanan paradolsal 21. yüzyıl liderliği modeli beni bayağı düşündürdü. Aşırı veri ve bilgi yükü, ekonominin yeni manzarası, insan davranışlarındaki farklılaşma, zekanın kullanımındaki farklı açılımlar, jeopolitiğin değişimi, inovasyon dalgası, ayrımcılık ve kapsayılık arasındaki çelişki ve yeni dünyayı anlamak. Her şey karmaşık gibi görünebilir. Paniğe gerek yok. Sadece değişiyoruz, dönüşüyoruz.

Batı ile doğu liderliği arasındaki farkı anlamak istiyorsanız bu kitabı okumalısınız. Ben oranlarsak, %80 doğu, %20 batı liderlik tutumları sergileyen bir insanım. Japon yönetim anlayışını anlıyorum, takdir ediyorum. Bana ilham veriyor.

Beni en etkileyen dördüncü kitap Kilit Adam. Kitabın Türkçe adı %1000 fiyasko, ayrımcı. Orijinal “Linchpin – Kilit Pimi”. Kilit insan cömerttir, korkusuzdur, insanın hem yüreğine, hem aklına dokunur, mevcut sistemi eleştirir, meydan okur, iyileştirmeye/geliştirmeye çalışır, iyileştiremez/geliştiremezse eskisini yıkar, eldeki malzemeyle yeni kurguyu yapar. Bunları yaparken kendisi gibi kilit insanlarla çalışır. Kilit insana en güzel örnek, ne şanslıyız ki, Mustafa Kemal Atatürk’tür.

Bütün kitapları kütüphanemde olan tek Türk iş insanı, tepe yönetici. Zaten başka onun gibi kitap yazan da yok memlekette. Sanırım bu son cümle onun niteliğini yeterince anlatmıştır. Kitaplarında paylaştığı anılarını eğitimlerimde kullanmaktan büyük keyif duyuyorum. Kendisi ile sohbet etmiş, hatta kitap tavsiyesi almış olmak da ayrı mutluluk. Cem Kozlu’nun özellikle bu kitabının çok ilham verici olduğunu düşünüyorum.

Cem Kozlu’nun bir diğer sevdiğim kitabı. Onun kütüphanesinden önerdiği üç kitabı aldım ve çok faydasını gördüm. Kitapta en çok hoşuma giden bölüm ise Nassim Taleb’in Siyah Kuğu’sunun ideal özetiydi. Kitabın farklı yerlerinden bazı cümleler ise hep aklımda “Operasyonel etkinlik strateji değildir.”,
“Örgütü yeniden şekillendirme kendi başına bir strateji değildir”, “Sektör rekabetini şekillendiren kuvvetleri anlamak, strateji geliştirmenin başlıca noktasıdır.”
“Müşterinin kendisine değil, kullanım ve yaşam ortamına odaklanın”
Marka iletişimizde kişiyi değil, ürün/hizmetin kullanılacağı ortamı hedefe alın”,
“Birinin bir şeyi çok istemesini sağlamak için tek yapılması gereken şey o şeyin elde edilmesini zorlaştırmaktır”.
“Tarih emeklemez, sıçrar”,
“Asıl bilge geleceği göremeyeceğini bilen kişidir.” 

Liderlerin iyi, üstün, dahiyane özelliklerini okumaktan bıktıysanız bu kitap size ilaç gibi gelecek. Yetersiz, bağnaz, taşkın, duygusuz, ahlaksız, umursamaz, şeytani liderler. Mesela Vlademir Putin bağnaz, Bill Clinton umursamaz, Pol Pot, Radovan Karadziç, Saddam Hüseyin şeytani lider sıfatıyla konumlandırılıyor.

Türkçe’ye maalesef çevrilmemiş olan Otantik Liderlik kitabının yazarı Bill George’a eserini yazarken en çok ilham veren kitap. Ve aslına bakarsanız Otantik Liderlik’e on basar. “Liderlik” yetkinliğine sahip  insan profilini bu kadar çok yönlü ve güzel anlatan başka kitap okumadım. Gerçekten çok ilham verici. Kitabın ayrıca özetini çıkarmaya karar verdim … çünkü değerli içeriğinin esas hatlarını unutmak istemiyorum.

Özellikle iş hayatındaki bütün kadınların ve iş hayatında zirveye çıkmış bir kadının zihni ve yüreğinden geçenleri anlamak isteyen erkeklerin okumasını şiddetle tavsiye ettiğim kitaptır. Lean In’de Sandberg eşinden ve hayatındaki önemli rölünden sık sık sevgiyle bahseder ve maalesef bu kitabı yazdıktan kısa süre sonra eşini ani bir kalp krizi nedeniyle kaybetti. Kaybı sonrasında yazdığı hüzün dolu kitabı da İngilizce kitaplar arasında tanıtacağım.

İnsan yönetimi üzerine pek çok kitabı bulunan Prof Dr. İsmet Barutçugil’in çok rahat okunan, akıcı bir dille yazdığı Liderlik eseri, hem yapısal, hem de davranışsal olarak liderlik sürecini çok bilgilendirici şekilde analiz ediyor. Kitabın kaynakça listesi de etkileyici. Böyle akademik yaklaşımlı kitaplarda kaynakçaya önem veriyorum. Örneğin elimde bir Liderlik kitabı var, hangi akla hizmet almışım, bilmiyorum, yazarın anlattığı onlarca hikaye ve olayı nereden aldığı belli değil. Tabii, o kitabı Kütüphanemde görmeyeceksiniz.

4. İnsan Yönetimi 

Her kitapta unutmadığım bir konu olur, bu kitap sayesinde de “savruk” bir insan olduğumu öğrendim. İyi mi oldu? Oldu. İyileşmek için ne yapmam gerektiğini anladım.

Koçluk metodolojisini nefis özetleyen bir kitap. Koç olmayı asla düşünmedim ancak metotlarını bilmek ilişki yönetiminde çok işe yarıyor.

Her İK uzmanı ve her meslekten yöneticinin okuması gereken bir yeni nesil İK süreç yönetimi kitabı. Akış ve örnekler tatminkar.

2000 – 2015 yılları arasında Google İnsan Operasyonları – People Operations bölümünün başında olan Laszlo Bock, kitabında işe alım, performans ve kariyer yönetimi, çalışan bağlılığı, kurum kültürü, iç iletişim konularına şeffaflıkla değiniyor. Öğretici bir uygulama kitabı.

İster bir çaycı olun, ister genel müdür, ister patron olun, ister danışman, her ne işe başlıyorsanız başlayın veya her kimi işe başlatıyorsanız, o işin ne olacağı, o kişinin başarılı olup olamayacağı ilk 90 gün içinde netleşir. Başarılı olma potansiyeli olan insanlar veya işler 30-60-90 günlük periyotlarda belirli adımlarla ilerlerler. Örneğin ilk 90 gün içinde benimle çalışmayı kesen veya benim çalışmamayı tercih ettiğim kurumlarla %80 kültürel uyumsuzluk yaşadığımı bilirim çünkü rasyonel/teknik olarak yapılması gereken her şeyi yapmış, ancak kurumun kalbine yani kültürüne dokunamamışımdır. Uyumsuzluk, benzememek kötü bir şey değildir. Her zaman uyumlu olacağız, benzeyeceğiz diye bir kural yok.

Adam Grant’in Orijinaller kitabı Türkçe yayımlandı. Nefis bir insan analiz kitabı. Okurken farkındalığımın arttığını, aydınlandığımı hissetmiştim.

Harvard Business Review’s Okunması Gerekenler serisinin İnsan Yönetimi 1-2 kitapları içlerindeki harika makalelerle İnsan Yönetiminin geçmiş 30 yılına dokunuyor. Bütün İK’cı ve yöneticilerin okuması gereken makaleler.

Oxford ve Cambridge dünyanın en iyi üniversiteleri arasında. Elbette en iddialı okullar, en iddialı seçim sürecini de işletmeyi biliyor. Bu üniversitelerde okumak için çok çetin bir mülakat etabından geçiyorsunuz. Bu mülakatta “Bana en güçlü yetkinliğinizi söyleyin, bir örnek olay anlatın” tarzında ‘yetkinlik bazlı’ sorular sorulmuyor tahmin edersiniz ki. Ne mi soruluyor? Alın kitabı okuyun … Memlekette Oxford vardı da, biz gitmedik … demezsiniz. Çünkü kısa ve öz: gidemezsiniz.

Mülakatta bir mühendis adaya bilmece sorusu sordum. Bana göre bir mühendisin su gibi yapabilmesi gereken kolaylıktaydı. Aday bana düşman gözlerle baktı ve “burada trick nerede?” diye sordu. “Trick yok” dedim. “Hayır, var bir şey” dedi. “Yok” dedim. Bu genç mühendis acaba şu kitapta Microsoft’da mühendislere sorulan sorularla karşılaşsaydı, ne yapardı? Mülakatçığı döverdi herhalde. Fuji Dağı’nı Nasıl Taşırsın? Microsoft’da mühendislere sorulan soruların bir toplaması. Çoook eğlenceli ve çılgın.

Dave Ulrich İK mesleğinin dünyadaki duayenleriden. Ben mesleğe onunla başladım, hep de ilgi ve saygıyla takip ettim. Ulrich’in çok yazarlı bu kitabı bana göre bütün zamanlara hitap eden bir temel yapı taşı. 2009 tarihli çalışma içindeki araştırma sonuçları ile halen günceli ve gündemi kavrıyor. Her İK’cının kütüphanesinde olmalı.

Gazeteci İsmail Saymaz’ın Türkiye’de yaşanan iş kazalarını istatistikler, korkunç vakalar ve röportajları ile anlattığı bu dramatik iş kitabını bütün İK profesyonelleri ve yöneticiler okumalıdır.

  •  Çalışma İlişkileri ve İstihdam

İşveren ile işgören arasındaki ilişki üzerineydi bütün hikayemiz. Katman katman, hukuki, ideolojik, stratejik, sosyolojik, biyolojik, psikolojik, ekonomik ilişkiler, çatışmalar, barışmalar yığını. Dünya tarihinin başından bu yana hep merkezde. İnsanın sonsuzluğunda başıboş, amaçsız, saldırgan ve sorunlu tiplerle değil de, işi, gücü, sorumluluğu, anlatacak bir hikayesi olanlarla ilgilenmek hep bana daha cazip geldi.

  •  Örgüt Psikolojisi 

İnsan kaynakları yönetimi üzerine en kıymetli kitaplarımdan. Konunun uzmanlarının elinden çıkma akademik makaleler ile a’dan z’ye bütün konular yer alıyor. Ne zaman bir şey merak etsem ilk baktığım kaynak.

  •  İnsan Kaynakları Yönetimi – Akademik 

Çoğunluğu akademik perspektiften 23 insan kaynakları yönetimi kitabı yer alıyor kütüphanemde. Aralarından bazıları elbette içerik olarak daha başarılı. Şunu da eklemeliyim, son on yıldır yerli kaynaklardan ziyade yabancı/İngilizce kaynaklardan literatürü takip ediyorum. Kütüphaneme İngilizce İKY kitapları kategorisini de açmayı düşünebilirim.

İnsan kaynaklarının planlama, seçme yerleştirme, performans, eğitim, kariyer, yetenek, analitik, işveren markası gibi konularına ait fonksiyonel kitapları da gruplar halinde paylaşacağım.

  •  İş alım ve Mülakat 

Yukarıda paylaştığım yedi kitapta iş görüşmesinde neler yapılmalı veya yapılmamalı, görüşmeye nasıl hazırlanmalı, adaya yöneltilen sorular, olası güzel cevaplar, özgeçmiş yazmak gibi seçme yerleştirme sürecine dair konular farklı açılardan ele alınıyor.

Aslında odaklanabilsem sadece iş görüşmesi soruları üzerine bir kitap yazabilirim. Mülakat Eğitimlerimin ses kaygı metne dökülse de olur. Ama kim yapacak? Bu kitap yazmak konusu bende bir çıkmaz sokak. Nasıl aşacağımı bilmiyorum.

  •  Beden Dili ve Yüz, El Yazısı Okuma 

İnsan analiz etmenin en gizemli kabul edilen konusu beden dili, yüz ve el yazısı okumak. Konuyla ilgili dizi filmler çekiliyor. Bu konularda özellikle yetenekli insanlar var. Birçok insana, bir başkasının yüzündeki 43 kasın hareketini, yüzle bedeninin senkronizasyonunu veya senkronizasyonsuzluğunu veya el yazısının analizini yapabilmek çok cazip gelebilir. Bu konuya analitik zihin yapısı güçlü insanların girmesi uygun olur. Çünkü örneğin bir insanın yüzünün her bölgesi ayrı özellik taşır. Bu farkılılıkların sentezlenmesinden yüzün karakteri oluşur. Bir insanın gözü, kaşı, burnu, dudağı, kulakları, alnı, çenesi, yanakları, yüzü ve kafasının şekline bakarsak hepsi bambaşka değerler taşır. Bu çıfıt çarşısından bir anlam çıkartmak sanıldığı gibi bir anda olmaz, uzun bir takip sürecini gerektirir. Bana göre “İnsan sarrafıyım, insanı tanırım” diye dolaşmak Tanrı ile dalga geçmektir.

  •  Kariyer Yönetimi   

Kariyer yönetimi ülkemizde en ihmal edilen İK fonksiyonu. Liyakatın ne olduğunun, nasıl analiz ve takip edilmesi gerektiğinin hem üst yönetimler, hem de İK’cılar tarafından unutulduğu bir dönemeyiz. Kolaya kaçmak alışkanlığımızı kariyer yönetimi konusunda başta üst yönetimler olarak tam performans yaşıyoruz. Üst yönetim istemeyince İK ne yapsın? Sonunda o da kariyer yönetmeyi unuyor doğal olarak. Maalesef yukarıdaki kurumsal anlamda kariyer anlatan kitapların hiçbirinde aradığımı bulamadım.  Hintliler bu konuda çok iyi akademik çalışma yapıyor. Kaynaklar zengin. Bireysel kariyeri yönetmek için yazılan kitaplarsa iyi. İlham verici, yönlendirici. Sonuç şu; ‘Sen kendi söküğünü dik arkadaşım çünkü kurumsal tarafta kariyer patron veya genel müdürün (ve bir grup yöneticinin) iki dudağının arasında

  •  Yetenek Yönetimi  

Yetenek yönetimi aslen bütün İK fonksiyonlarını kucaklayan çatı sürecimiz. İşin teknik boyunu anlatan kitap yok denecek seviyede. Yetersiz. Bireyin yeteneğini analiz etmek adına da teknik kitap bulmak zor. Bu konuları dış kaynaklardan takip etmeye en başından beri mahkûmduk. İngilizce bilmeyen meslektaşlarım için bir açılım sunamıyorum. ‘Sen kitap yaz deseniz’ … şeytanın bir bacağı bu işte. Ne zaman kıracağım, kırmak istediğim bacak bu mu? Onu da bilmiyorum. Düşünüyorum.

  •  Eğitim Yönetimi 

Eğitim yönetimi yine ülkemizde üstüne az kitap çıkan konulardan. Hele dijital dünya sayesinde yaşadığımız eğitim yöntem ve araç çeşitliliği, farklı eğitim yöntem ve araçlarının, neden, nasıl, ne zaman kullanıldığında en iyi sonuçları verdiğine dair kaynak bulmanız imkansız. Üzücü tabii. Ülkemizde sadece kurumsal eğitimler değil, her boyutuyla eğitimde büyük bir vasatlık yaşıyor. Programlar bilimsel değil, “aaaa bak onlar şöyle yapmış, biz de yapalım” diyerek kopyalama …. pardon ilham alma yoluyla ilerliyor.

  •  Performans Yönetimi 

İnsan Yönetiminin en problemli, dünyanın hiçbir kurumunda “süper” işletilemeyen yegane sistemi. Ortalama bir performans değerlendirme uygulaması ile birbirinden çok farklı performans ve potansiyele sahip insanları ölçmeye çalışmak bana hep saçma gelmiştir. “Ne yapacağız o zaman?” diye sorana, şimdi şimdi dijital teknolojinin desteği ile bir şeyler gelişiyor şeklinde cevap verebilirim. ‘Çevik performans, geri bildirim, aksiyon planları gibi gibi. İK olarak işimiz birileri smart hedef koyacak diye etrafı ittirip kaktırmak, süreç yönetmeyi, iyileştirmeyi, geliştirmeyi bilmeyen yöneticilere işlerini öğretmek, onları analitik düşündürmeye çalışmak (olmuyor çünkü o yetkinlik büyük bir kısmında yok) olunca işler karışıyor. İçimden “Kim bu insanları neden yönetici yapmış ki?” diyerek bakıyorum toplantılarda ilgiyle.

Performans yönetiminin bana göre ana kaynakları, Strateji/İş Yönetimi bölümünde (aşağıda) arasında yer alan Balanced Scorecard, Strateji Haritaları kitaplarıdır. Bir İK uzmanı çalışan performansını ölçebilecek sistemi kurmak istiyorsa karne metodunu bilmelidir.

  •  İK Planlama – Örgüt Yapılanma – Ölçme & Analitik

İnsan kaynakları yönetiminin en teknik konularından örgüt yapılanması, insan planlaması ve insan analitikleri. Artık planlama ve yapılanma güçlü İK yazılımlarında senaryolar üzerinden çalışılabiliyor. Analitik yapabilmek ise İK bölümlerini operasyonel bölüm kimliğinden, stratejik bölüm olma kimliğine taşıyor. Bana göre bu yapılanma, planlama ve analitik İKY’nin en keyifli işleri.

  •  Ücret Yönetimi

İnsan yönetiminin en teknik ve can alıcı, üst yönetimlerin insan deyince akıllarına ilk gelen konusu. Benimse hiçbir zaman ilgimi çekmedi. Öğrenmem gerektiği için öğrendim. İlerisine de gitmedim.

  •  İş Hukuku ve Çalışma Yaşamı  

Hukuk dalları, Mülkiye’nin en önemli dersleriydi. Benimse en problemlilerim. Bana göre yasalar hep saçma ve yanlıştı. (o ne demekse !!!??) Ankara Hukuk’tan gelirdi hocalarımız ve çok katıydılar. Hatta ismini hatırlayamadığım bir hocamız “kim İpek Aral?” deyip üç yüz kişinin ortasında sınav kağıdıma yazdıklarım yüzünden beni azarlamıştı. Hocayla yasaları kim oluyordum da tartışıyordum, soruda verilen davayı çözmekti benim konum, yasaya kafa tutmak değil. O günlerde İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku’nun bir gün benim işim haline gelmesi ihtimal dahilinde bile olamazdı. Halen de olamaz. İK kariyerim boyunca ikisiyle de asla ilgilenmedim. Hep sırtımı döndüm, duymamazlığa, bilmemezliğe geldim. O günlerden bu günlere hiç mi bir şey değişmedi? Değişti. Artık hukuku saçma bulmuyorum, tam tersi ülkemizdeki mevzuatı çokça yetersiz, ihmal ve suistimal edilmiş buluyorum.

  •  Kurum Kültürü   

Değerler davranışları, davranışlar da kültürü oluşturur. Bir örgüt içinde başta üst yönetim; patron, genel müdür, yöneticiler, sonra da çalışanların ortak davranışları zaman içinde kurum kültürünü şekillendirir. Bazı kurumlar çok coşkuludur, bazıları çok kaypak, bazıları caziptir, bazılarıysa çok sahte. Bir örgütün kültürünü anlamak için içinde bir süre nefes almak, bir kaç olay yaşamak, etkiye gelen tepkileri gözlemlemek gerekir. Kültür uyuşma veya uyuşmazlığında iyi, kötü diye bir şey yoktur. Sadece uygunluk, uyumluluk veya zıttı vardır. Kültür üzerine okumayı, gözlem yapmayı ve farklı kültürlerle zaman geçirmeyi seviyorum. Bu nedenle danışmanlık işime aşığım. Öyle farklı kültürle çalışıyorum ki, beni büyütüyor, büyülüyor, zenginleştiriyorlar.

  •  Etik Yönetimi   

Etik ister bireysel, ister örgütsel boyutta olsun karakterimizin, kimliğimizin alt yapısı. Ahlak, din, gelenek, görenek kaynaklı iken, etik, hukuk felsefesi tabanlıdır. Bu ayrımın farkında olmak özellikle örgütsel yapılarda İK’cılar için çok önemli. Kurumsal etik değerlerimize ben “yalı kazığı” derim. Dalgalar nereye çarpsa da, rüzgar nereye sürüklese de bir yalı kazığı gibidir kurum, esnemez, sabittir. Etik değerlerini koruduğu sürece hiç bir güç ne bir bireyi, ne de bir kurumu yok edemez, sadece yok ettiğini zanneder, bir süreliğine.

5. Strateji / İş Yönetimi

Bana “Hayatını değiştiren kitap hangisi?” diye sorulduğunda direkt Balanced Scorecard cevabını veririm. Duyanı sıklıkla hayal kırıklığına uğrattığını üzülerek farkettiğim bir cevap. Örgütsel yapıların stratejik olarak nasıl yönetilmesi gerektiğine dair bir metot/model veriyor kitap. 2002’de okuduğum eser karmaşık kafamı yalınlaştırmamı sağladı ve zihinsel sürecime şu anki karakterini verdi. Teşekkürler.

Balanced Scorecard’ı takip eden, 10 yıllık kullanım sürecinde metodun sadeleştirilmiş versiyonunu anlatan ikinci kitap Strateji Haritaları’nı da kütüphaneye alınmalı.

Balanced Scorecard – Dengeli Karne ve Strateji Haritaları kitaplarını Türkçede en temiz ve anlaşılır anlatan kitaptır. Ali Coşkun çok iyi bir iş çıkarmış.

ABD’de MBA sahibi olmak bir liyakat unsuru. Bizim ülkemizde böyle standartlar yok. Çünkü memlekette liyakat nedir bilen yok. Neyse. İşin komik yanı, bu cehalet benim gibi kendi kendine öğrenmeyi, akademik yolla öğrenmeden çok daha seven ve çok daha iyi uygulayanların işine yarıyor. Gel zaman, git zaman “Self learner-kendi kendine öğrenen” olmak 21. yüzyılın en önemli yetkinliklerinden artık. Elon Musk “diploma aramıyorum, isteyen interneti, kitapları açar öğrenir, roket yapmayı ben üniversitede değil, kitaplardan öğrendim” diyor. Josh Kaufman da Elon Musk kafasında bir adam. O da “Amacın öğrenmekse, bir üniversiteye tonlarca para vermene gerek yok. Ben sana MBA programının içeriğini veriyorum, git kendi kendine öğren” diyor.

Model çılgını olan İpek için çok eğlenceli bir kitap. Modeller insanın analitik düşünme sürecini kolaylaştıran şablonlar. İş modeli yapmak için bir şablonunuz var -kitap veriyor-, düşünün, araştırın, tartışın, yazın, çizin, silin, sinirlenin, yırtın, atın, “aman ya, hadi baştan” deyip tekrar yapın. Sonra da “çocuklar gibi şendik” deyin.

Bir diğer model kitabı. Stratejik düşünmek ve karar vermek üzerine 50 model var içinde. Böyle kitaplar bana çok iyi geliyor, ilham veriyor, düşündürüyor, eğlendiriyor. İnsan düşünme sürecinde kullanacağı parametreleri ve aralarındaki ilişkileri, akışı netleştirmeli, sonra zenginleştirmeli. Yoksa serseri düşünme dediğimiz, başı sonu belli olmayan, korkunç zaman kaybı ile sonuçlanan, etkinliği düşük bir süreçte buluyor insan kendini.

Beni hayatta en etkileyen üçüncü kitap. Bir yönetici “neyi, neden, nasıl yönetir?” üçleme sorusuna, “strateji-iş-insan yönetir” üçleme cevabını veriyor. Larry Bossidy, GE’nin efsane CEO’su (aşağıda kitabını tanıttım) Jack Welch’in kendisinden sonra CEO’luk koltuğuna oturmak üzere seçmediği halefi. Welch, CEO koltuğuna Jeff Immelt oturdu ve Immelt çok başarılı oldu. Bossidy ise, Welch’in yönetim standartını anlatan bu kitabı yazarak kendisini seçmeyen adamı adeta efsaneleştirdi, kendisini de. Bu nasıl bir bağlılık ve saygıdır. Muhteşem.

Jim Collins “İyi’den Mükemmele” kitabını 2002 yılında yazdı. Dedi ki “Disiplinli insanlar, disiplinli düşünce, disiplinli eylem” bir şirketi iyiden mükemmele götürecek önce birikimi, sonra da atılımı sağlıyor. Dönüşüm gerçekleşiyor. Örnek olarak da Amazon’u verdi. Kitap süper. Etkileyici. Ancak Amazon’un ilerleyen yıllarda ve halen  ‘disiplinli insanlar’ yaklaşımına uygun düşmeyen, insana yönelik zorba uygulamaları bütün medyada yazılıyor, tartışılıyor. İşte bu nedenle, sürdürülebilir başarı kavramı çerçevesinde Jim Collins aşağıda paylaştığım ikinci kitabı kaleme aldı.

Jim Collins bu kitabında Amazon hezimeti sonrasında, sürdürülebilir başarı sağlayan şirket kategorisinde Microsoft ve Bill Gates’i taçlandırıyor. Sürdürülebilir başarının gerisinde kuruluş felsefesine %80-85 oranında bağlı kalan Microsoft üzerinden bize şunu söylüyor: Değişim, değişim, değişim diye bağırıp çağıranları dinleme. İlk gün nasıl bir felsefe, hangi dinamikler ile kurulduysan ona bağlı kal. Esnemen %15-20 civarı olsun. Leonardo’nun ideal oranı diyelim, yuvarlayalım, %80 sabit kal, %20 esne.

Yukarıda paylaştığım Execution kitabı komple Welch’i anlatır. 21. yüzyıl için biraz katı gibi gelebilir Jack Welch’in yönetim yönlendirmeleri. Ancak insan doğasını çok iyi tanıyan bir adam. Bana göre yazılanlar bütün zamanlara hitap ediyor. Bence onun nasıl yönettiğini bir de kendinden okuyun.

Dünyanın en iyi yönetim danışmanı olarak kabul edilen Peter Drucker’ın neden “en iyi” olduğunu anlamak için okunabilecek harika bir kitap. 1995’de yayınlanan kitap bugünün dünyasını birebir anlatıyor. Drucker’ın organizasyon yapılarına, insana, teknolojiye, hepsinin birbiriyle olan ilişkisine yönelik öngörülerini okuyunca “bu adam falcı falan mı acaba?” diyorsunuz.

6. Felsefe / Bilim

Kitaptan alıntı:

Sekizinci Kitap – Hatalı Toplumlar

Bölüm 4 – Oligarşi

Erdemlilik kriteri olarak zenginliğin kabul edildiği ve bu zenginliğin kontrol altında tutulduğu toplum biçimi. Asalak ve doyumsuz sınıfın ortaya çıktığı yönetim biçimi.

Liderler hariç herkes dilencidir aşağı yukarı, böyle olunca da eli bıçaklı kişiler, devletin ardına düştüğü caniler de mevcuttur toplumda.

Bölüm 5 – Oligarşi Karakteri

Hayatta önemsediği tek şey paraya sahip olmaktır.

Eğitim için gittiğim Japonya’daki AOTS Enstitüsü ön hazırlık olarak bizden Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu’nu okumamızı istemişti. Kitabı Türkiye’de okurken bende açtığı pencereler yanında, Japonya’daki eğitim sürecinde batı ve doğu kapitalizmi arasında kurulan bağlam beni büyülemişti. Hatta konunun işlendiği  derste adeta şaşkınlıktan gözlerim açılmış ve resmen sonunda “Eureka” demiştim. Kapitalizmin en derini üzerine yaşadığım farkındalık aklımdaki pek çok soru işaretinin yok olmasını sağlamıştır.

Orijinal ismi “Meditations” olan başucu kitabı. İnsana Kuran’dan ayet okuyormuş gibi hissettiren kitap. Büyük ihtimal Hz. Muhammed Suriye, Mısır, Hicaz bölgesindeki Romalılarla olan diyaloglarında bu kitabı dinlemiş.

Akıllı ve dost iktidar yasaklamaktan ziyade ayartır. Akıllı iktidar susturmaz, onun yerine sokulur. Sürekli olarak iletişimde bulunmaya, paylaşmaya, katılmaya, fikirlerimizi, ihtiyaçlarımızı, isteklerimizi, tercihlerimizi duyurmaya ve hayatı anlamaya davet eder. Bu dost iktidarın mührü “Beğendim” simgesidir, Neoliberalizm “beğendim” kapitalizmidir. Olumluluk toplumunun yargısı “Like, beğendim” dir. Facebook’un “Dislike/beğenmedim” seçeneğini sunmamaktaki kararlılığı anlamlıdır.

Sermaye tarafından fabrikalarda bedenleri kullanan 20. yüzyıl disiplin biyo toplumundan, 21. yüzyılda bilgisayar başında oturan ve beyni “yapabilirsin, başarabilirsin, sen süpersin, geliştir kendini, iste yeter ki, başarırsın” sloganlarıyla sürekli gaza getirilerek gayri maddi, gayri bedensel üretim yapan, psiko toplumuna geçtik. 20. yüzyıl biyopolitikaların, 21. yüzyıl psikopolitikaların zamanıdır. Neoliberal performans öznesi olan insan “kendinin girişimcisi” olarak kendini gönüllü ve tutkulu şekilde sömürür. Neoliberalizmdeki “kendin olmak” özgürlüğü aslında kendi kendini sömürmektir.

20. yüzyıl insan ve toplumu, olumsuzluk ve acı kullanılarak biyo disipline maruz kalırken, 21. yüzyıl neoliberal psikopolitikasında insan ve toplum “like-beğendim” ler ile disipline edilir. Biz 21. yüzyılda gönüllü olarak olumluluğun şiddetini yaşarız.

Şeffaflık toplumu bir güven toplumu değil, kontrol toplumudur. Tam şeffaflık uzun vadeli planlamayı imkansız kılan bir geçiciliğe iter siyaseti. Çünkü olgunlaşması zaman alan şeyler daha az ilgi çeker. Şeffaflık ötekiliği ortadan kaldırır. Uyum sağlama zorlanması nedeniyle şeffaflık egemen sistemi sabitleştirir. Şeffaflık şiddettir ve bir ideolojidir. Özgürlüğü sömürür. Şeffaflık toplumu kendisini olumluluk toplumu olarak gösterir. Şeffaflık toplumu aynının cehennemidir. Toplumu hizaya getirmenin yeni adı: şeffaflıktır.

İnsan ruhu, ötekinin bakışından uzak, kendi başına kalabileceği alanlara ihtiyaç duyar. Bütünüyle ışıklandırılmak, ortaya serilmek ruhun tükenişidir. Şeffaflık toplumunda enformasyonsuzluğa, düşüncede boşluğa tahammül yoktur. Oysa hem düşünce, hem ilham boşluğa ihtiyaç duyar. Sıkılmaya, olumsuzluğa izin vermeyen bir insan, bir toplum mutluluk içermeyen bir toplumdur. Diyalektik olumsuzluğa dayanır. Hegel’in “tin”i olumsuz olana sırtını dönmez, ona katlanır ve varlığını onun içinde sürdürür. Olumsuzluk “tin” in hayatını besler.

21. yüzyılda her özne kendi reklam nesnesidir. Her şey sergi değeriyle ölçülür. Teşhircilik toplumu pornografik bir toplumdur. Saklı olanın, erişilmez olanın ve sırrın olumsuzluğundan yoksun aşırı görünülürlük müstehcendir. Şeffaflık zorlaması hazzın oyun alanlarını yok eder, homojenleştirici ve düzleştiricidir. Pornografik çıplaklığın kurbanı zarafettir. Zarafette dolambaçlı veya dolaylı şeyler vardır. Pornografik beden düzdür. Kendisini kesintiye uğratan hiçbir şey yoktur. Semantik bulanıklık ise erotiktir. Dahası, erotik olan sırrın ve saklılılığın olumsuzluğunu taşır.

Şeffaflık toplumu ayartmaya, başkalaşmaya izin vermeyen şairsiz bir toplumdur. 

21. yüzyıl sinirsel hastalıkların yüzyılıdır. Depresyon, dikkat bozukluğu, sınırdaki kişilik bozukluğu ve tükenmişlik sendromunun nedeni, ifrat derecesinde olumlulanma akımından (pozitiflik) gelen tıkanmalar, patolojik hallerdir. Geçen yüzyıl bağışıklık, karşıtlıkların yüzyılıydı. İç ile dış, dost ile düşman, kendi ile yabancının açık seçik ayrıldığı zamanlar. Negatif diyalektik bağışıklığın temelidir. Ancak bu yüzyılda bağışlıklık yerini “fark”a bıraktı. Herkes aynı olmak peşinde. Baudrillard “Aynı ile yaşayan, aynı ile ölür” diyor.

Aşırı üretim, aşırı performans, aşırı iletişimden doğan pozitifliğin gücü ve ifradı karşısındaki tepki sindirimsel-sinirsel bir boşalma-reddi ifade eder. Halsizlik, yorgunluk, boğulma reaksiyonları sinirsel şiddetin tezahürleridir. Pozitiflik şiddeti mahrum edici değil, doyurucu, dışlayıcı değil, kapsayıcıdır.

20. yüzyıl disiplin toplumu “yapmalısın, etmelisin” gereklilik kipini kullanırken, 21. yüzyıl performans toplumu sınırları kaldırırcasına “yapabilmek, edebilmek” üzerinden pozitif karakterini dile getirir. Yasak, emir yerini proje, girişim ve inovasyona bırakır. Disiplin toplumunun negatifliği deliler, caniler doğurmuştur. Performans toplumu ise depresif ve mağluplar yaratır. Hiperaktivite aşırı edilgenliktir. Performans toplumunun psişik hastalıkları, içinde bulunduğumuz paradoksal özgürlüğün patalojik tezahürleridir.

Sıkıntı üzerine Walter Benjamin “tecrübe yumurtasına kuluçkaya yatmış bir rüya kuşu ” der. Maddinin zirvesi uykuysa, manevinin zirvesi derin sıkıntıdır. Salt kargaşa ve meşguliyet meydana yeni bir şey getirmez. Zaten var olan mevcudu tekrardan üretip hızlandırır (21. yüzyıl). Sıkıntı “içi ipeklerin en parlak ve teklisiyle dokunmuş ılık gri bir kumaştır ve içinde rüya gördükçe ona sarmalanırız” der Walter Benjamin. Sıkıntıya tahammülü olmayan kişi huzursuzca, kıçında kurt varmışcasına ortalıkta dolaşacak, şu veya bu meşguliyetin peşinde koşacaktır. Sıkıntıya katlanan kişi ise bu gidişatın kendisini bıktırdığını farkedip yeni bir hareketlilik bulmaya sürüklenecektir.

Nietzsche “Huzur eksikliği nedeniyle medeniyetimiz yeni bir barbarlığa dönüşüyor. Hiçbir zamanda çalışanlar bu kadar muteber değildi. Bu sebeple insan karakterine dair en önemli ele alınması gereken düzeltmelerden biri ondaki dalgınlaşma unsurunun önemli derecede güçlendirilmesidir” der. Kişiyi olması gereken kişi yapan faal hayat değil, düşünceye dalmış bir hayattır.

Nietzche için bakmayı öğrenmek demek “gözü sükunete, sabra ve kendine-gelemeye-bırakmayı alıştırmak”, yani gözü derin ve yoğun dikkatle, uzun ve aşamalı bir bakışa ehil kılmak demektir. Derin ve yoğun dikkat ustası Paul Cezanne bir keresinde şeylerin kokusunu görebildiğini söylemiştir. Da Vinci saatlerce böcekleri izler. Bakmayı öğrenmek “maneviyata doğru giden ilk okul öncesi eğitimdir” “İnsan bir uyaran karşısında hemen tepki göstermemeli, engelleyici, nihai dürtülere hakim olmalıdır.”

Aşkın içinde bulunduğu krizin tek nedeni başka BAŞKA’ların bolluğu değil, şu anda yaşamın bütün alanlarında meydana gelen ve benliğin giderek daha narsistleşmesinin eşlik ettiği, BAŞKA’nın aşınma sürecidir. Eros BAŞKA’yla, katı anlamıyla, Benliğin rejiminin ele geçiremediği, kendine benzetemediği BAŞKA ile ilgilidir. Bugünün toplumunun dönüştüğü şeyde, ‘Hep Aynılık Cehenneminde’ erotik deneyime yer yoktur. Erotik deneyim BAŞKA’nın asimetrisini ve dışsallığını şart koşar. Pornografi erotizmi yok etmiştir.

Aşık Sokrates için arzuladığı ve onu büyüleyen BAŞKA mekansızdır. BAŞKA hakkında konuşulamaz. Günümüzün karşılaştırma/kıyaslama toplumunda biz herşeyi aynılaştırmaya çalışırız. BAŞKA’nın negatifliği ise tüketilmeye direnir. Farklılık ise başkalıktan farklı olarak pozitiftir. (Farklılık sloganlaştırılıyor -örnek: farklılıklara saygı- ) Bugün her yerde negatiflik kayboluyor, BAŞKA kayboluyor, aşk kayboluyor.

Depresyon narsist bir hastalıktır. Depresyona yol açan şey, aşırı abartılı, hastalıklı çarpıtılmış bir “kendini referans alma”dır. Narsist, depresif özne kendinden bitap düşmüş, yıpranmıştır. Dünyasız kalmış, BAŞKA tarafından terk edilmiştir. Eros ve depresyon birbirinin karşıtıdır. Eros özneyi kendinden çıkartıp BAŞKA’ya yönlendirir (aşka teslim olmak). Depresyon ise onu kendine doğru fırlatır. Bugün narsist öznesi her şeyde önce başarının peşindedir. Narsist performans öznesi kendisini egosu içinde kıstırır. Böylece bir başarı depresyonu gelişir. Eros ise BAŞKA’yı bir narsistlik cehennemiden çıkartacak başkalığı içinde deneyimlemeyi olanaklı kılar. Özgür iradeyle gerçekleşen kendini-menetme, kendinden-tahliye sürecini başlatır. Özgün bir güçsüzleşme, bir yandan da bir kuvvet duygusunun etkisi altına giren aşk öznesini ele geçirir. Bu duygu, her halükarda Bir’in kendi başarısı değil, BAŞKA’nın başarısıdır.

Bugün aşk cinselliğe, kendisi de başarı emrine tabi olan cinselliğe dönüşerek pozitif bir hal alıyor. Seks, başarmaktır. Ve seksilik çoğaltılması gereken bir sermayedir. Beden sergileme değeriyle bir metaya benzer. BAŞKA, bir cinsel uyarım nesnesine dönüştürülerek cinselleştirilir. Başkalığından mahrum kalan BAŞKA sevilemez, sadece tüketilebilir. Bir cinsel nesneye seslenilebilir ama hitap edilemez. Bugün yerindelik, terbiye, evet, mesafeli-durabilmek, yani BAŞKA’yı başkalığı içinde deneyimleme becerisi kayboluyor.

Alain de Botton

Alain de Botton 2000-2010 aralığında fanatiği olduğum popülist filozof. Hatta kendisine bir e-posta göndermiştim: “Siz benim en iyi arkadaşımsınız“. Cevap yazmış, teşekkür etmişti. Benim gibi takipçilerinden gelen geri bildirimler sayesinde üretmeye devam ettiğini yazmıştı. Çok mutlu olmuştum. Ne harika, alçakgönüllü bir insan. Hayata dair felsefe, aşk, iş, din, statü, seyahat, mimarlık gibi konuları öyle renkli, öyle lezzetli ele alır ki, her kitabı adeta elden bırakmadan 24 saat içinde bitirebilirsiniz. Bugünlerde The School Of Life üzerinden kendisini takip ediyorum. Ayrıca YouTube kanalı da pek keyiflidir.

7. Tarih

Modern Türkiye’nin Doğuşu 17. yüzyıl sonlarından itibaren Osmanlı’dan Türkiye’ye akan tarih dalgasını farklı anekdotlarla ele alıyor. Okurken çok keyif almıştım. Yabancı dil bilgisi öğrenme ve konuşma konusundaki zaafını, kudretten gelen kibirin, zayıflıktan kaynaklı komplekse nasıl dönüştüğünü içiniz acıyarak okuyabilirsiniz. Kemalist Cumhuriyeti ise kitapta Mustafa Kemal’den alıntılanan, benim de hayat prensibim olan bir cümle ile özetlemek istiyorum:

“Tatbik ve icra eden, karar verenden daima daha güçlüdür” 1921

Bernard Lewis Ortadoğu coğrafyasını anlamak için okunması gereken tarihçilerden. Önceleri dünyaya kıyasla ileri, sonrasında hazin bir şekilde gerileyen, tembelleşen, ilkelleşen bir coğrafya. Adeta bir lanet gibi.

Kitabı özetleyen tek cümle: Mağrur olma padişahım senden büyük Allah var! Kitap diğer eserlerinin rafine hali gibi diyebilirim.

İslamı çok yönlü bir şekilde geçmişten bugüne, kavramsal boyutu ve pratiklerini tarihi olay örüntüleri üzerinden analiz eden ilgiyle okuduğum bir kitap. İslamla yeni tanışanlar için ideal bir kaynakça.

Bir dönem Amin Maalouf fanatiği idim. Yıllar sonra roman değil deneme olarak bu kitabı gördüğümde “ne ola ki?” deyip aldım. Okumam bir gün falan sürdü. Bırakamadım. Kitap bir otobiyografi. Maalouf Mısır’da başlayan, Beyrut’da devam eden hayatını savaşan, karışan, kanayan, ağlayan Ortadoğu coğrafyasının batış hikayesi eşliğinde anlatıyor.

Mahatma Gandhi’nin hayatı merkezinde Hindistan’ın İngiliz sömürgesinden kurtuluşu, Hindistan ve Pakistan’ın ayrılışının bu kadar iç acıtan, bu kadar vahşi ve zalimce olabileceği aklımın ucundan geçmezdi. İki batılı gazetecinin gerçekçi kaleminden pasif direniş, cetvelle çizilen sınırlar, Hindu-Müslüman-Sih mücadelesi, Gandhi’nin süreçteki peygamberimsi rolü inanılmaz.

Jacques Attali, Mitterand’ın danışmanı, ekonomist, siyasetçi, yazar. Kitapçıda öylesine gözüme ilişen bir kitap. Yahudilerin 6000 yıllık tarihini özellikle para ve ekonomi ekseninde okuyabilirsiniz. 6000 yıllık tarihte her dönemin, farklı coğrafyalardaki iktidar ve güç kullanım stratejileri çerçevesinde, yaşanan zulümleri, inişleri, çıkışlar, sosyolojiyi, nüfustaki enteresan seyiri ilgiyle okudum. Kitabın son bölümü ABD’ye göç ve Yahudi ailelerin aynen Avrupa kraliyet ailelerinin iç içe geçmesi gibi evlilik müessesesi üzerinden kurdukları ticari ilişkiler/hanedanlar da çok ilginç. Bu arada Türk Yahudilerinin küçümsenmesi ve ciddi anlamda itibar kaybı ile sonuçlanan Sebatay Sevi olayı da kitapta yer alıyor. Bu bölümü Attali’nin bakış açısı ile okuyarak ve yereldeki farklı kanallardan kitabın takibini yaparak Türk Yahudilerinin kimyasını anladığımı söyleyebilirim.

Sahafta etrafı kurcalarken bulduğum bir kitap. Okurken çok keyif aldım. 18. yüzyıl sonuna kadar yok sayılan, aç, fakir, itilen, kakılan,  keyfi katledilen, hiçbir hakkı, hukuku, hatta yaşam hakkı bile olmayan Alman Yahudilerinin, Fransız Devrimi ve ardından Napolyon yasaları ile eğitim, ticaret, memuriyet, mülkiyet haklarına adım adım sahip olması ile, Alman kimliği altında dünya çapında ünlenen Yahudilerin hikayeleri kol kola anlatılıyor. Ta ki 1933’e kadar. Ocak 1933, Hitler başa geçer ve kitabın hikayesi biter. Aynen eserin ismi gibi: Çöküşe Tırmanış

Nedir, ne değildir diye merakla okuduğum, yine içimi yakan bir başka kitap. Kimler gelmiş, kimler geçmiş … Nazizimden kaçan çoğunlukla Alman ve Avusturyalı Yahudi bilim insanlarının fakir, geri ve onurlu Türkiye’ye varışları ardından genç cumhuriyetin akademik dünyasına kazandırdıkları inanılmaz. Bu yolculuk Atatürk’ün ileri görüşlülüğü sayesinde başlıyor. Atatürk’ün ölümüyle akademik dünyanın ruhundaki iblislerin hortlaması (bana göre akademik kıskançlık) ve değerli bilim insanlarının nasıl ülkeden yangından kaçarcasına uzaklaştıkları daha da inanılmaz. Hadi bizimkileri bir yana bırakın, Türk Yahudilerinin Alman-Avusturyalı Yahudi bilim insanlarına asla ilgi göstermemeleri, sahip çıkmamaları, içlerine almamaları beni kitapta şoka sokan ana konu oldu. İnsan evlatları her ne dini kimlikten olursa olsun enteresan.

Modern Kürt Tarihi bugüne kadar Kürtler hakkında yazılmış en kapsamlı tarih kitabı olarak kabul ediliyor. Amerikalı David McDowall Kurtuluş Savaşı sürecinde İngilizlerin, daha doğrusu Churchill’in üç Kürt aşireti ile Kürdistan kurma çabasını oldukça detaylı anlatıyor. Bu çabası boşa çıkınca Churchill’in sinirinden yüzlerce Kürt köyünü uçak bombardımanı ile nasıl yok ettiğini ve bu süreçte kaç Kürtün katledildiğinin bilinemediğini de ekliyor. Söz konusu Churchill olunca hiç şaşırmadım. Bu kitap beni çok bilgilendirmiş, coğrafyaya, insanına, tarihine bakışımı, ön yargılarımı temizlememi sağlamıştır. Yazarın okuyucusuna en önemli notu şudur: Kitap tarihi belgelere dayanmakta, kültürel yapıyı analiz etmemektedir. Ancak hep ne diyoruz? “Kültür stratejiyi leblebi niyetine yer.” Yani kitap topal ama her ne olursa olsun çok özenli bir çalışma.

Üniversite yıllarında okuduğum ve Ankara’dan İstanbul’a getirdiğim sayılı kitaplardan biri. O kadar keyifli bir kitaptı ki, geride bırakamadım. Ortaçağ’ın o zaman için bana çok gizemli gelen ortamını ekonomik boyutta okumanın beni çok etkilediğini hatırlıyorum. Almanya’da şarap üretimi ve tüketiminin Papa tarafından yasaklanmasının nelere vardığını okuduğumda şaşırıp kalmıştım.

Sapiens’i okumaya başladığım ilk saatlerde Fukuyama ile olan benzerliğine şaşırmıştım. Çünkü Sapiens, Francis Fukuyama’nın Siyasi Düzenin Kökenleri kitabı ile çok benzer bir akışla başlamıştı. Hatta bir ara “amma çalmış” bile demiştim. Ancak ilerleyen sayfalarda içerik başka bir dokuda ilerledi. Nihayetinde Yuval Harari bir tarihçi. Fen bilimleri, antropoloji, sosyolojiden fazlasıyla ve başarıyla beslenen çok yönlü, popülist, başarılı bir tarihçi.

Tarihsel akışına ateş, tekerlek ile başlayıp, biyo, nano, robotik teknolojiler ile ölümsüzlüğe ulaşan, tanrısallaşan insan türünün yolculuğu. Benim tanrı olmak gibi bir merakım yok. Ölüm korkusunu da hiç bir zaman anlamadım. Bana göre insan acı çekmekten korkabilir, ölümden korkmak ise çok saçma. Zamanı gelince her ne olacaksa onu da merakla bekliyorum. Bana “al hapı sonsuza kadar yaşa” deseler, “mezar taşıma -İyi yaşadı, isteyerek de öldü-” diye yazın cevabını veririm.

Harari’nin Sapiens ve HomoDeus kitaplarının bir sentezi niteliğinde ve 21. yüzyıl önermeleri çok akıl açıcı, düşündürücü. Harari’nin insanlığın geleceği önermelerini bazen fazla karamsar buluyorum. Hegel “tarih sürünmez, tarih sıçrar” diyor. Ben insanlığın tıkandığı noktalarda, şu anda aklımızın ucundan bile geçmeyecek çözümlerle, yol ve yöntemlerle … siyah kuğularla (Nassim Taleb) ilerleyeceğini düşünüyorum. Ben insana değil, insanlığa inanıyorum (Tesla). Harari ise insanın sonsuz aptallığına inanıyor.

Sapiens’ın çizgi karakterlerle hikayelendirilerek anlatıldığı kitabın 1. cildini meraktan aldım ve keyifle okundum. Sanırım çizgi filmi de çıkmış.

8. Dünya / Siyaset / Din

Diplomasi beni bugüne kadar en çok etkileyen ikinci kitap konumunda. Tabii kitabı okurken Henry Kissinger’ın tarihi kendi algısı çerçevesinde bükme yetkinliğinin ne kadar güçlü olduğunu bilmiyordum. İlerleyen yıllarda Kissinger’ın söylediği her şeyi en az üç ayrı kanaldan kontrol etmek gerektiğini anladım. Her ne olursa olsun kendisinin Avrupa tarihi üzerine uzmanlığı etkileyici, aydınlatıcı. 1992 yılında yazılan kitap çöken Sovyet Rusya ardından adeta ABD’nin dünya imparatorluğunu ilan ediyor. Hem de öyle yüksek perdeden bir üslupla ki, okurken şoka girmiştim.

Kitapta bükmeyi beceremediği tek konu Vietnam Savaşı. Okurken gülmüştüm.

Veeeeee Diploması kitabından tam 20 yıl sonra yazılan Dünya Düzeni eserinde kibirden çatlayan Kissinger gitmiş, yerine biraz şaşkın, bayağı ürkmüş ama yine de sancağı dik tutmaya çalışan yaşlı bir adam gelmiş. Takdir ettiğim şey, kurnaz zekası ile ne yaparsa yapsın ‘bükemeyeceği‘ mevcut durumu, yani yeni ve sınırları olmayan, devlet makinasından bağımsız, hatta rakip; “teknoloji, internet, veri imparatorluğu“nu kabullenişi.

Japon asıllı Amerikalı Francis Fukuyama’nın ilk okuduğum kitabı.Komünizmin çöküşü ve kapitalizmin zaferi sonrasında tarihin sonunu getiren Fukuyama bu önermesini Hegel’e dayandırır. Fukuyama bugünkü bilincimizi Hegel’le borçlu olduğumuzu söyler. Hegel’e göre tarihteki ilerleme aklın aralıksız ileri gitmesi değil, tutkuların çatışma, devrim ve savaşlara yol açan kör karşılıklı etkileşiminin sonucudur. Fransız ve Amerikan Devrimleri sonrasında Hegel 1800’lerin başında liberal toplumu yani onun temsil ettiği özgürlük ve eşitlik ilkelerinin yaşanacağı toplumsal düzeni tarihin sonu kabul eder. Hegel’in bu önermesini Marx’ın komünizm açılımı rötara uğratsa da,  yıl 1990’lara gelindiğinde çöken Sovyet Rusya ile Fukuyama Hegel’i bu kitabında canlandırır.

Fukuyama bir muhafazakar. Elbette bir Japondan farklı bakış açısı bekleyemeyiz. Ancak onun muhafazakarlığı beni rahatsız etmiyor.  Ben siyaseti bilimi ve felsefesini Fukuyama ile sevdim, siyasetin pratiğindense bir siyasi parti nedeniyle buz gibi soğudum. Fukuyama’yı özel kılan çalışkanlığı ve derin, çok yönlü bilgi eksenli analizleri. Kitabın tek bir yerinde bile “goy goy, popülizm” yapmıyor. Tarih, evrimsel biyoloji, arkeoloji, iktisat, siyaset yanında düşünce tarihini kıyaslamalı bir şekilde öyle önünüze sunuyor ki şaşırıyorsunuz. Osmanlı hakkında hiçbir yerde okumadığım analizleri Fukuyama’dan okudum.

Siyasi Düzenin Kökeni kitabının ikinci cildi kıvamındaki Siyasi Düzen ve Siyasi Çürüme’de Fukuyama analize çok yönlü devam ediyor ve süreci günümüzdeki çürümeye getiriyor. Diyor ki “Siyasi gelişme birçok yönden biyolojik evrime benzer. Biyolojik evrim iki ilkenin ilişkilerine bağlıdır: farklılık ve seçilim. Siyasette de siyasi kurumların yapıları farklılık gösterir. Rekabet ve çevre koşulları karşısında bazı kurumlar yetersiz kaldığı için yok olur, bazıları ayakta kalır. Çevre koşulları değişince hayatta kalamayan canlı türleri gibi siyasette de uyum gösteremeyen kurumlar çöküşe geçer. Ve her ne yaparsa yapsın, tüm toplumlar çürür. Esas mesela çürümeye adapte olabilme ve zamanla kendini düzeltebilmektir. 

Okurken “bu ne ya?” diyerek başta cehalet boyutuna şaşırdığım, sonra da milyonlarca insanın hayatını mahvettiği için kızdığım, aşırı sığ bir kafadan (ve tarih geleneği olmayan Amerikan görgüsüzü) çıkmış bir modelleme. Ve bu akademisyen ABD’nin Ortadoğu’daki derin hezimetinin ana mimarı / -büyük Ortadoğu projesi- (‘bizimki’ de eş başkan). Sahanın ruhunu bilmeden akademideki masasında derin fanteziler içinde boğulmuş Huntington. Ne diyoruz? Kültür stratejiyi kahvaltıda zeytin niyetine yer. Ancak günün sonunda yıl 2021, aylardan Aralık, bu sığ kitabın sonuçlarını Türkiye olarak halen yaşıyoruz ve yaşamaya kısa bir süre daha devam edeceğiz. 20. yüzyıl ilk yarısı kafasıyla yazılmış bu eser, ABD’nin ’21. yüzyılda kaynaklarını heba ederek kendisini bitirdiği model’ diye tarihe yazılacak.

Bazı uluslar yükselir, refaha kavuşur da, bazıları neden dibe düşer, fakirleşir? Dünyanın en merak edilen sorularından biri bu. Acemoğlu ve Robinson soruya son derece insan odaklı bir cevap veriyor: “O ulusların en tepesindeki insan(lar)a ve ne yaptıklarına bak”. Mesela ben şu an Türkiye’ye bakıyorum ve kitaptaki modelin ne kadar isabetli olduğunu aklımdan, ruhuma, duygularımdan, cebime kadar yaşıyorum.

Dar Koridor, Ulusların Düşüşü kitabının devamı kıvamında. Kitap ulusların karakter analizini hem örgütsel, hem de toplumsal bilinç boyutunda derinleştiriyor. Thomas Hobbes’un devleti yaratıklaştırdığı Leviathan eserinden ilham alan Acemoğlu ve Robinson, yaratığın yolculuğunu birbiriyle geçişgen üç koridor üzerine yerleştiriyor.

Hayata dair her konuyu modeller ile düşünmeyi, analizi hem çok seven, hem de zihnimi tembelleştirdiği için tehlikeli bulan ben, bu koridor modelini çok beğendim.

Mülkiye’de elimize tutuşturulan ilk kitaplardan. İnsan hayatın içine karışınca, hele ki siyasetin içine girince kitaptaki anlatılanları anlıyor. Machiavelli “Hedef doğrultusunda her şey mübahtır” demez, o “İyiler kötülere iyilik yaparak onları yenemezler, iyiler kötülerin oyunu nasıl oynadığını öğrenmeli ve ona göre kötülerin silah, yöntem, araçlarını kullanabilmelidir” der. O zaman şöyle soralım: İyilik mi kötülükten çıkar, kötülük mü iyilikten? Zaten adamı domuz bağı ile bilmem kaç defa kuleden atmışlar da ölmemiş, bence ne yazsa haklı. Leonardo ile birlikte zalim Cesare Borgia’ya çalışmışlar. Allah’ım ben de ortada olsaydım keşke …..

Son yüzyılda öne çıkan liderleri ve olayları Machiavellist yaklaşımla analiz eden hoş bir kitap. Seviyorum böyle kolajları. Kennedy ve Özal’ın da başucu kitabı olan Prens galiba pek yaramamış bazılarına. Belki de Özal’ı Machiavelli öldürdü, kimbilir?

Satın alıp bir yıl beklettiğim için dizimi dövdüğüm bir başka kitap. Pandemiyi 2015’de, Bill Gates’den önce net bir şekilde tanımlamış Dixon. Ayakta uyuyan kimler? … Örneğin ben.

Paul Tillich “Güç, yaşayan her şeyin giderek artan bir yoğunlukta ve yaygınlıkta kendisini gerçekleştirme güdüsüdür. Sevgi ise ayrı kalmışların birliğine, bütünlüğüne yönelik dürtüdür.” diyor. Peki, birbiriyle çekişme içinde olan bu iki duygu üzerinden sosyal ilişkilerimizi barış, uyum içinde nasıl yürüteceğiz?  Bir ilişkide çatışan taraflar nasıl bir araya getirilir? diye merak ediyorsanız Adam Kahane size sorunun cevabını çok net verecek.

İsmail Saymaz’ın bir başka yüreğe oturan araştırmacı gazetecilik örneği. Okurken “yuh, oha, yok artık” diye başlayıp, giderek sözlerimi ağırlaştırdığım ve sonunda neredeyse her sayfasında küfrettiğim, Türkiye’deki tarikat, şeyh, hacı, hocaların icraatleri ve akıl durduran vakaları anlatan kitap.

9. Edebiyat & Şiir

20 yaşındaki İpek sık sık bocalar. Bu kadar zor olabileceğini öngöremeyecek kadar küçük. Zorba bir müdahale var zihninde. Sonra bir el uzanır, göz yaşları sel olur. Daha uzun yıllar devam edecek bocalama, şaşkınlık. İpek büyüyecek elbet, çözecek bazı düğümleri. Hala çözüyor ve çözdükçe yenileri ekleniyor.  30 yıl sonra pek çok şey farklı. O zaman anlatırdı, şimdi ise dinlemek isteyen olmadığı için susuyor, yazıyor. Dinlediğiniz için teşekkürler.

Raskolnikov’un hikayesi insanlığın hikayesidir.

“Raskolnikov’un giriştiği iş Napolyon’ununkinden daha çetindi.” Joge Luis Borges

Kardeşler, ilişkiler, kadınlar, para, beklentiler, suç ve sonuç.

“Aklın aşağılık saydığı kalp çoğunlukla güzellik buluyor.” Kitaptan alıntı

Belki de o yüzden %99 aklın kontrolü altındaki İpek’in kalbi, kritik anlarda isyan çıkartıyor ve kısa süreliğine de olsa kontrolü ele geçiriyor. “Devrimci Yürek” 😂

Bir nefret, bir öce adanır mı hayat? Topal Kaptan Ahab’a kulak verin acaba adanır mı?

Gözle görünür şeyler mukavvadan maskeler gibidir. Ama her olan biten şeyde, her canlı işte, her sugötürmez olayda, bilinen her şeyin içinde, bilinmez bir akıl vardır. Bu akıl, kendi damgasını vurur o akılsız mukavva maskeye. Eğer insan vuracaksa, o maskeye vurmalı. Mahpus, zindandan kaçabilir mi duvarı delmeden? Beyaz balina, benim dört bir yanımı saran o zindan duvardır işte. Bunun ötesinde hiçbir şey yok sandığım da oluyor zaman zaman. Ama ne olursa olsun, eziyor beni bu balina, kemiriyor içimi. İnsanı küçük düşüren bir güç görüyorum onda, anlaşılmaz bir kötülük görüyorum onda. İşte bu anlaşılmaz şeyden nefret ediyorum asıl. Beyaz balina ister kötülüğün bir aracı olsun, ister kötülüğün kendisi, ondan alacağım öcümü.”

Sevgili okuyucu, sen sal o beyaz balinayı, almasın ‘Osmanlı cellatları‘ gibi canını …

Herkes 1984’ün ileri, yumuşak bir versiyonu içinde gönüllü, hoş bir seda içinde yaşadığımızın farkında. Ufak ufak gıdıklıyor, sorgulatıyor. Yavaş yavaş pişirilen kurbağa gibiyim diyorum gülerek. Değişmek gerçekte bu mu yoksa? Her yüzyıl bunu mu yaşattı zamandaşlarına? Tek ele geçen gücü de yaşayabilir miyiz? Ben hiç bir insan evladının o kadar akıllı ve istikrarlı olabileceğini düşünmüyorum. İnsan insanın kurdu.

‘Hayvanların’ açgözlü, şehvet düşkünü, kibirli, kıskanç, öfkeli, tembel, obur doğasını her gün, her an yaşıyoruz. Şu an bu memleketin, bu dünyanın domuzu(ları) kim sizce?

2. Dünya Savaşında, Berlin’de Nazilere karşı hücre direnişi sergileyen, oğullarını savaşta kaybeden bir karı kocanın hazin hikayesi. Etraflarındaki komşu, mahalleli, iş arkadaşı, polis, gestapo, sıradan Almanların kimlikleri, davranış profilleri, zihinsel dokuları ve direniş aksiyonunun anlatış dokusu bana Dostoyevski’yi hatırlattı. Ruhuma dokundu.

İsmail Saymaz’ın düşündürücü, bazen tebessümle eşlik ettiğinim, çoğunluğundaysa hüzünlendiğim Karadeniz hikayelerini okuduğum için memnunum. Güel insan ismail Saymaz. Bilgili, akıllı, duyarlı, samimi, çalışkan.

10. Hobi 

Fransa, İtalya, Almanya, İspanya, Portekiz, diğer batı ve doğu Avrupa, diğer Akdeniz ülkeleri (Türkiye için 4 sayfa), Güney Afrika, Asya, Kuzey Amerika, Güney Amerika, Avusturalya ve Yeni Zelanda bölgelerindeki üzüm, şarap ve şarapçılığı çok güzel anlatıyor. Nefis bir kaynakça.

Özenle hazırlanmış, üzüm ve şarap hakkında teknik anlamda çok bilgilendirici bir kaynakça.

Çıtır çerez, hap gibi şık bir kaynakça.

Herkesin rahatça anlayacağı ve takip edebileceği bir akışla sunuyor şarap kültürünü. Bu kitapta Türkiye’de Şarap şeklinde başlık açılmış.

Kaynağım İnsan’da yer alan Şarap Tarihi yazımı yazarken en çok faydalandığım kitap. Yazının 2005 tarihli olduğunu düşünürsek tekrar bu kitabı okumak bana iyi gelir diye düşünüyorum.

Beni tanıyanlar yemek yapmaktan ve mutfaktan hoşlanmadığımı bilir. Biri yapsın, ben yiyeyim. Yemek beni yormasın. O zaman bu ansiklopedinin sende işi ne diye sorulabilir. Şöyle … 19-21 yaş aralığında İpek aşçı olmak istiyordu. Hatta bu hedef doğrultusunda ailesinden habersiz yurtdışında 5-6 aşçılık okulu ile yazışmış (yıl 1991 gibi), gelen cevaplardan biri annesi tarafından bulunmuş ve dananın kuyruğu kopmuştu. Hikayenin gerisi çok başka, bunu geçelim. O dönemde benim pek sevgili arkadaşım Simin’in yaşgünü hediyesidir bu ansiklopedi seti. Bir cildi birlikte çalıştığım bir aşçı tarafından “çalınmış” olmasına rağmen gözüm gibi bakarım kitaplarıma. Ankara’dan İstanbul’a göç ederken hiçbir kitabımı alamadım yanıma, bu ansiklopedi seti hariç.

İstanbul’u gezerken boş ve cahil gözlerle değil, biraz daha evrilmiş olabilmek adına “vah be” diye diye içinde gezindiğim kitap.

İstanbul bir hobi. Gez dur. Sokaklarına dal çık, biraz kaybol. Kaybolduğunda da bu kitap olsun elinde. Murat Belge ile boğaz tutu da yapmıştım. Ne müthiş adam öyle 🙂

  • devam edeceğim

Bu bir yolculuk. İpek Aral